Köşe Yazıları

(HİKÂYE) GERÇEK AŞK

Cezaevlerinde genelde o an değil, geçmiş ve gelecek konuşulur...

Besim Hocayı sabaha karşı yine uyku tutmamış, yatağında dönmüş durmuş; yapacak işi olmadığından oyalanmış kalkmamıştı. Kafasında eski günleri canlanıyor, çocukluğuna, gençliğine dönüyordu. Çok zaman, “Büyüdük de ne oldu, dertlerimiz çoğaldı!” der ve hayıflanırdı. Oda boşalmıştı. Kimileri duruşmaya gitmiş, bazıları da havalandırmaya çıkmıştı. Birden gelen seslerden üst ranzada yatan Kemal’in yatağında döndüğünü duydu.

Seslendi; “Kemal uyandın mı evlat?” dedi. Kemal duymamıştı. Tekrar, “Hey delikanlı hâlâ uyanmadın mı?” diye daha seslice bağırdı.

Kemal, “Uyandım hocam, uyandım, günaydın.” diye cevap verdi.

Uzunca bir sessizlik oldu. Sonra Besim Hoca, “Evlat, sen hiç aşık oldun mu?” diye sordu. Kemal anlamamıştı. Tekrarladı, “Delikanlı, sen hiç aşık oldun mu?” dedi.

Kemal, “Anlamadım hocam, sen ne diyon be yaa?” deyince; Besim Hoca, “Koca adam olmuşsun, akademisyen olmuşsun, hâlâ Rumeli ağzını bırakamamışsın, koca göçmen!” diyerek kızınca; Kemal gülerek, “Tamam hocam, düzeltiyorum. ‘sen ne diyon be yaa’ sözlerini geri alıyorum” demişti.

Kemal, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Besim Hoca’nın da kökleri Balkanlardan gelmeydi. Ancak, Besim Hoca, yerel ağızlarla konuşanlara kızar, öğretmenliğinin verdiği eğiticilikle; herkesin, Türkçeyi İstanbul ağzıyla konuşmasını isterdi.

Emekli öğretmen olan ve yerel bir gazetede haftada bir gün yazı yazan Besim Hoca, Cumhurbaşkanına hakaret etmekten tutuklanmıştı. Akademisyen olan Kemal ise, basın ve yayın yoluyla halkı kanunlara uymamaya tahrik etmek suçundan tutuklanmış, çalıştığı üniversite ile de ilişiği kesilmişti. Cezaevinde tanışmışlar, birbirlerini sevmişlerdi. Aynı ranzada, altta Besim Hoca, üstte Kemal yatıyordu.

*          *          *

Cezaevlerinde genelde o an değil, geçmiş ve gelecek konuşulur; geçmiş paylaşılır, gelecek hayal edilir ve birinin sorunu, diğerlerinin de sorunu olur.

Besim Hoca, “Kemal hocam, sen hiç aşık oldun mu?” diyerek sorusunu tekrarlayınca; Kemal, “Biliyorsunuz Hocam ben bekârım. Aşık olacağım kızı henüz bulamadım!” cevabını vererek, ranzanın üstünden altına inmiş; bunun üzerine Besim Hoca derin bir nefes aldıktan sonra, “Ah Kemal hocam ah… Aşık olmak çok güzel bir şey… Sen de olmuşsundur, ancak beni konuşturmak istiyorsun…” demiş ve susmuştu.

Kemal, “Hocam, ben de aşık oldum. Ancak öyle büyük hatalar yaptım ki, sevdiğim kız benimle evlenmedi; ben de bekâr kaldım! Ben sonra anlatırım, önce siz anlatın!” diyerek üsteleyince; Besim hoca, “1970 yılında ilkokul öğretmeni olarak atanmıştım. Ardından 12 Mart darbesi olmuş, tutuklanmış; beraat edince tekrar atamam yapılmıştı. Ancak idari soruşturmaların ardı arkası kesilmiyordu. Üç kez yerim değiştirilmişti. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tekrar tutuklanmış, açılan davadan beraat etmiş, bu kez Silifke’nin bir köyüne atanmıştım. Fakir bir Yörük köyüydü. Civar köylerden gelen öğrenciler de vardı. İşime dört elle sarılmış, öğrencilerime ve köylülere ışık olmaya çalışıyordum. Yakın köylerden gelen Gülnur adında çalışkan ve başarılı bir öğrencim vardı. Her sabah ablası, Gülnur’u okulun bahçe kapısına kadar getirip geri döner, öğleden sonra da almaya gelirdi. Yağmur demez, kış demez, soğuk-sıcak demezdi. Gülnur, öğlenleri yanında getirdiği azığını yer, derslerine çalışırdı.” demiş ve nefeslenmek için durmuştu.

Biraz sonra Besim hoca, “Yağmurun çok yağdığı bir kış sabahı ablası ve Gülnur iliklerine kadar ıslanmışlardı. Ben öğrencileri kapıdan içeriye alıyordum. Onları görünce ablasını da çağırdım. Önce gelmek istemedi, ısrar edince geldi. Onu sobası yanan bir odaya aldım. ‘Yağmur dinene kadar kalabileceğini’ söyledim, ben derse girdim, teneffüste çıktığımda yağmur devam ettiği hâlde gitmişti. Okul kayıtlarına baktım. Gülnur’un velisi olan ablasının adı Gülbeyaz’dı. Anne ve babaları ölmüştü. Bir ilkbahar günü ders bitimi yine çok yağmur yağıyordu. Böyle günlerde evleri uzakta olan öğrencilerimi, satın aldığım aracımla evlerine bırakırdım. Baktım, Gülbeyaz gelmiş, bahçe kapısında bekliyordu. İçeriye çağırdım. ‘Diğer öğrencileri dağıtayım, biraz bekleyin, sizi de köyünüze götüreyim’ dedim. Gülbeyaz çekiniyor, beklemek istemiyordu. Gülnur’da ısrar edince, beklediler, ben evleri uzakta olan diğer öğrencilerimi evlerine bıraktıktan sonra, onları da aracımla köylerine götürdüm. Dedikodu olmasın diye de köy girişinde bıraktım.” dedikten sonra yine susmuş, yanındaki sudan bir bardak içmişti.

Kemal, “Hocam, ateş bacayı sardı her hâlde!” deyince; Besim Hoca cevap vermeden konuşmasını sürdürerek, “Köylüler beni çok sevmişlerdi. İlle de beni evlendirmek istiyorlardı. Benim de yaşım 35’e yaklaşmıştı. Bir gün çalıştığım köyün muhtarına konuyu açtım. Çok sevindi. ‘Ben şimdi Gülbeyaz’ın köyünün muhtarı ile görüşeceğim. Gülbeyaz’ın amcalarını, dayılarını da tanıyorum. Hepsi de iyi insanlardır. Bu işi olmuş bil!’ dedi. Görüştü. Gülbeyaz yirmi bir yaşındaydı. Akrabaları ona ve kardeşine yardımcı oluyorlardı. Tamam dediler, çalıştığım köyün ve çevre köylerin de katılımıyla çok güzel bir düğün yaparak evlendik. Gülbeyaz, okulun lojmanına gelin geldi. Kardeşi de bizimle beraber kalmaya başladı. Çok mutluyduk. Gülbeyaz, bana yardım ediyor, âdeta okulun hademeliğini yapıyor, öğrencilerime yardımcı oluyor; fırsat buldukça da benim kitaplarımı ve okuldan aldığı kitapları okuyordu. Muazzam bir gelişme gösteriyordu. Köylülerle bütünleşmiştik.  Seviliyor ve seviyorduk. Küçük bir bahçe yapmıştım. Amacım, örnek olmaktı ve oluyordum. Dört sene geçti. Çocuğumuz olmuyordu. Buna Gülbeyaz çok üzülüyordu.  Doktorlara yakın olmak için tayinimi Silifke’ye istedim, yaptılar. Gülnur’un da ortaokula gitmesi gerekiyordu. Gülbeyaz, Silifke’de ve Mersin’de tedavi gördü. Sonunda hamile kaldı. Sevincimiz sonsuzdu. Dünyalar bizim olmuştu. Doktorlar doğumun riskli olacağını söylüyorlardı. Israrlarıma karşın kürtaj yaptırmak istemedi.” dedi. Sözcükleri boğazına düğümlenmeye başlamıştı. Islanan gözlerini kaçırarak biraz daha su içti.

Sonra sözünü sürdürerek, “Bir akşam evimizde oturuyorduk. ‘Çocuğumuzun adını ne koyalım?’ dedim. ‘Sen koy!’ dedi. ‘Senin koyman gerekir, çilesini sen çekiyorsun’ deyince ısrar etmedi. ‘Adı, kız olursa Işıl; erkek olursa Işık olsun, senin gibi ışık saçsınlar.’ dedi. Gözlerim yaşarmıştı. Ses çıkarmadım. ‘Tamam’ anlamında başımı salladım. Doğum zamanı gelince, hastaneye yatırdım. Zor bir doğum oldu. Bir kızımız olmuştu. Adını, ‘Işıl’ koyduk. Gülbeyaz çok kan kaybetmişti. Işıl’ı birkaç kez kollarına verdik. Öptü, öptü ve ağladı. Tüm çabalarımıza karşın kurtaramadık.  Üç gün sonra öldü. Cenazesini aldım, köyüne götürdüm. Orada defnettik. Daha sonra bir sene kadar Silifke’de kaldım. Eksik olmasınlar Gülbeyaz’ın akrabaları çocuğa baktılar. Gülbeyaz’ın acısını unutamıyor, Silifke’den ayrılmak istiyordum. O sıralar kocası ölen kız kardeşim de yalnız kalmıştı. Gülbeyaz’ın akrabalarının ve köylülerin ısrarlarına karşın Silifke’den ayrıldım, memleketim Manisa’ya tayinimi yaptılar. Gülnur’u da alarak oraya yerleştik.” dedi.

Kemal, şaka olsun diye, “Hocam yerleştin Manisa’ya, tabii Gülbeyaz’ı unuttun!” deyince; kızan Besim Hoca, “Kemal, benim dalıma basma, bizim aşkımız pazara kadar değil, mezara kadar!” dedikten sonra konuşmasını sürdürerek, “Her yıl yaz aylarında Işıl ve Gülnur’u alarak Silifke’ye giderim. Gülbeyaz’ımın mezarını ziyaret ederiz. Beni seven ve sayan Gülbeyaz’ın akrabaları ve köylülerle görüşürüm.  Bir hafta, on-onbeş gün kadar kalır döneriz. Onlar da bize gelirler. Kız kardeşimle birlikte çocukları büyüttük. Gülnur’u okuttum, avukat oldu. İzmir’de çalışıyor. Beni çok sever, bu davamda da avukatlığımı yapıyor. Kızım Işıl, tıp okudu, kadın hastalıkları ve doğum üzerine ihtisasını yapıyor.” dedi ve derin düşüncelere daldı. Gözleri geçmişe gidiyor, Gülbeyaz’ı düşünüyordu. Dudakları kıpır kıpırdı. Kendi kendine konuşuyor gibiydi ve sanki başka bir aleme geçmişti. Gözleri yaşaran Kemal’de sesini çıkarmadan onu izliyordu.

Bu sırada kapıyı açan infaz ve koruma memurunun, “Hocam, avukatınız gelmiş!”  demesiyle kendilerine geldiler. Besim Hocayı idareciler ve memurların çoğu tanıyordu. Bazılarının öğretmenliğini yapmıştı. Tanımayanlar üzerinde de efendiliği ile iz bırakıyordu. Ayağa kalkan Besim Hoca, gözlerini sildikten sonra işi şakaya vurarak, “A be kızan, yine beni konuşturdun,  senin aşk hikâyeni dinleyemedim!” dedi ve görüşe gitti.

———-+———-

 

Güzel Sözler

Aşk hükmetmez, terbiye eder. Goethe

Aşk, gözle değil, ruhla görür. Shakespeare

Sevginin ölçüsü, ölçüsüz sevgidir. St. Augustine

Aşk, dünyanın en incelikli gücüdür. Gandhi

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı