
Yazar Gönül Çatalcalı ‘Su Fırtınası’ adlı eseriyle 2025 Yusuf Atılgan Roman Ödülünü kazandı. Çatalcalı’nın bu eserinde, destansı anlatımındaki üslubun gündelik olanla iç içe geçtiği bir edebi tarz dikkat çekiyor; bu hassas bir denge olup kitapta Anadolu’nun susuz köylerinin iklim değişikliğiyle göçe zorlanan dramı ele alınıyor.
Gönül Çatalcalı ile yazarlık serüveni ve Su Fırtınası üzerine konuştuk.
Biz soruları Su Fırtınası kitabıyla ilgili olarak sınırlı tuttuk ancak Gönül Çatalcalı’nın eserleriyle, hem dergilerde hem karma kitaplarda bulunan çok sayıdaki yazılarıyla, etkileyici anlatımıyla, Türk Edebiyatının önemli bir ismi olduğunu düşünüyorum.
Röportajı Osman Özbaş hazırladı.
Sayın Gönül Çatalcalı, öncelikle samimi olarak söylüyorum, eserinizin anlatım gücü beni çok etkiledi. Harika bir eser ki Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin Manisalı yazar Yusuf Atılgan anısına düzenlenen roman yarışmasında da birinci oldu. Sizin gözünüzden Yusuf Atılgan’ın Türk Edebiyatındaki yeri konusundaki düşünceniz nedir?
Romanla ilgili yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum Osman Bey. Aldığım ödül beni çok duygulandırdı. Yusuf Atılgan’la hemşehri olduğum için onur duydum. Yusuf Atılgan’ı, 1973’ye yayınlanan, benim 76’da edindiğim Anayurt Oteli adlı romanıyla tanıdım. O güne dek okuduğum en ilginç kitap, Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı kitabıydı. Sondan başlayıp geri gelen, iç sesler, bilinç akışı gibi teknikler kullanılan bir hesaplaşma romanıydı Ölmeye Yatmak. Anlayabilmek, çözebilmek için kaç kez okuduğumu anımsamıyorum eğitim yıllarımda.
Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli de o oranda çarptı beni. Oysa tümüyle farklı kitaplardı ama aynı dönemde yazıldıkları ve okundukları için bu iki kitabın okuma yolculuğumda yeri ayrıdır. Bu gruplandırmaya katılan bir başka romanı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını ise, yazarın ölümünden uzun yıllar sonra okudum ve geriye dönerek zihnimde bu üç kitabı yan yana koydum. Üçü de farklı akımların yazarlarıdır. Ağaoğlu’nun toplumcu gerçekçiliği, Atılgan’ın modernist yazını benimsemesi, Atay’ın postmodernizmi… Ancak bende bu kitaplar birleşti.
Nedenine gelince üçü de topluma karşı yabancılaşan bireyleri anlatmalarıydı. Bu yabancılaşma, Atay ve Ağaoğlu’nda kahramanın topluma politik, siyasal yabancılaşması biçiminde, Atılgan’da ise bireyin kendini toplum dışında görmesi ve bireysel kaçışlarıyla ortaya çıkar. Psikolojik bir roman olarak bence bireysel yalnızlığın, cinsel yetersizlikle birleşmesini irdeleyen ilk romandır Anayurt Oteli. Tanrısal ya da gözlemci bakış açısıyla birinci tekil kişi anlatımının iç içe geçtiği, içsel hezeyanların, fiziksel ve ruhsal denge değişimlerinin bu denli gerçekçi anlatıldığı ilk ve çok önemli bir kitaptır Anayurt Oteli.
Yusuf Atılgan, ilk modernist yazar olarak, zamanında olduğu gibi bugün de edebiyatımızda önemli bir yerdedir. Öykülerini bir yana bırakıyorum, Aylak Adam’ı da dâhil edersek, yalnızca iki romanla bugünlere taşınması, yarınlara da kalacak, her dönemde okunacak olması büyük bir başarıdır. Ahmet Arif’in tek bir şiir kitabıyla ölümsüzlüğü yakalaması gibi, çok değerlidir.
Eserin öne çıkan karakterlerinden biri Hüma Ana; bu figür öyle-böyle değil, Anadolu bilgeliğinde mitoloji ve kültürel hafızanın iç içe geçtiği bir anlama sahip, belki Kyble’den gelen destansı bir Simurg’u diyebiliriz. Hüma Ana’nın binbir acı içindeki yüreğine karşın köylülere örnek olan ve umutlu yüklü ‘direnci’ üzerine ne söyleyebilirsiniz?
Hüma, çoğu kez cennet kuşu olarak adlandırılan, çok yükseklerde, dinlenmeksizin sürekli uçan, asla yere değmeyen efsanevi bir kuştur. Doğu ve Türk mitolojisinde de önemli bir yere sahip olan Simurg Kuşu, Anka Kuşu gibi adlarla da anılır. Hangi adla anılırsa anılsın, iyiliksever bir doğası olduğuna ve kanatlarının dokunuşunun her türlü hastalık ya da yarayı tedavi edeceğine inanılan uğurlu kuşlardır.
Hüma Ana, sizin de değindiğiniz gibi, bir “Anadolu Bilgesi”dir. Okuma yazması bile olmayan, yaşamının her anından bir şeyler öğrenmiş, doğanın gücünü, sırlarını, toprağın, taşın, suyun değerini bilen, öngörüleri ve farkındalıkları yüksek, deneyimlerini bilgelik düzeyinde olgunlaştırmış bir kadındır. Tümüyle kurgusal bir karakterdir ama küçük yerleşimlerde, köylerde bazı nitelikleriyle işaret edilen böyle kadınlar vardır. Şifalı otlardan ilaçlar yapıp hastaları iyileştiren, çocuk doğurtan, onlara ad veren, sır saklayan, dert anlatılan, sözüne güvenilen kadınlar… Hüma Ana onların birleşimidir.
Bu romanda, bir köye önderlik edecek, onların dağılmadan, parçalanmadan yola çıkmalarını, yolda olmalarını sağlayacak, suyu bulma inançlarını her dem taze tutacak böyle bir karaktere gereksinimim vardı. Bütün bilge kadınların birleşimi olan Hüma Ana’yı yarattım. Onu ve bu toplu göçü inandırıcı kılabilmek için uzun uzun düşündüm, şive kullanmaktan kaçındım, anlatım dili konusunda pek çok yazma denemesi yaptım. Sonunda köyle ilgili bölümleri destansı, masalsı bir dille anlatmaya karar verdim.
Daha yenilerde okudum, Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ı nasıl yazacağı düşüncesini yıllarca zihninde taşıdıktan sonra büyükannesinin anlattığı masalların dilini kullanarak yazmaya karar vermiş ve ortaya, bugün büyülü gerçekçi diye adlandırabileceğimiz o muhteşem kitap çıkmış.
Benim çocukluğum da Akhisar’ın bir yerli mahallesinde geçti. Evimizdeki küçük odanın, sedirlerin müdavimi olan yaşlı kadınların arasında, yerde oyuncak yaptığım boş makaralarımla oynarken onların bazıları açık saçık, bazıları şiirsel, manilerle beslenen masallarını, hikâyelerini dinlerdim. Çocuklukta kulağa yerleşen sesler silinmiyor, yalnızca silikleşiyor. “Marquez ’in kitabının dilini nasıl bulduğunu Su Fırtınası’nı yazmadan önce bilseydim, dil konusuyla bu denli uğraşmazdım,” diye düşündüm ironik biçimde.
Masalların, efsanelerin, destanların olmazı olur kılan büyülü anlatımlarını, kitaptaki olaylar gerçeklerle birleştiğinde de devam ettirdim. Romanın sonunu, Hüma için oluşturulan “Yukarı Akan Nehir” masalıyla bitirerek anlatım bütünselliğini sağladım.
Umudun masalıdır “Yukarı Akan Nehir”, aynı zamanda Ana’nın geride kalanlara devrettiği gücün, bilgeliğin, direncin simgesidir.
Su Fırtınası’nda Ferman ve Süsen’in aşklarına şahit olurken bir yandan büyük şehre kaçış, öte yandan Güneydoğunun feodal geleneklerinde ölüme yazgılı tutulan bir düşmanlık var. Feodalizm toprağın –Ağalığın- ve soy-sop ilişkileriyle katı gelenekçiliğin itaate dönüşen yanını gösterirken; insancıllık ise vicdanı ve sevgi ile adaletin tecellisindeki hakkaniyeti esas alır. Bu çatışma insanın psikolojisini olduğu kadar ülkenin kaderini de etkiliyor. Bu açıdan Anadolu kültüründen çıkaracağımız temel değerler ne olmalıdır?
Toplumcu gerçekçi köy romanları 50’li yıllardan başlayarak 70’li yılların sonlarına dek sürdü. Bu romanlar, Anadolu köylerindeki feodal yapıyı anlattılar. Hemen hepsinde toprak ağaları, rençpere salma salan, ekin daha tarladayken vergi memurlarını göndererek vergi toplayan devletle, topraksız ve yoksul işçi köylüler arasındaki çatışmalar işlendi. Yoksul haklın destekçileri öğretmen, doktor, savcı, kaymakam, hâkim gibi idealist kişiler bu romanlarda yer aldı. Köylüyü uyandırmanın, onları bilinçlendirmenin yolunun buralara gidecek olan aydınları bilinçlendirmekten geçtiğini düşündü köy romancıları. (Yaşar Kemal’i ayrı tutarım bu konuda. Yaşar Kemal, edebi bir ağırlık getirmiştir köy romancılığına. İnce Memed’in yayınlanması deyim yerindeyse bir milat oluşturmuştur bu konuda. Yaşar Kemal, söylencelerden, destanlardan süzülen diliyle Anadolu insanının duygu ve düşünce dünyasına girmiş, çok zengin anlatımlarla bu dünyayı irdelemiştir.)
Ben, susuz köyler gerçeğini, 60 – 70 yıl önce yazılan, neredeyse tümünü okuduğum, artık klasikleşmiş köy romanlarımızın kurgusal izlerini sürerek ya da o gelenekten devam ederek yazmamam gerektiğini düşündüm. Bugünün köyleri de su dışında pek çok sorunla karşı karşıyalar ama ben su arayışından yola çıkarak farklı bir kurgu yapmak istedim. Hem iklim değişiklikleri nedeniyle suların çekilmesini, hem görmezden gelinen köyleri, hem katı töreleri anlatırken yalnızca bu konuyla yetinmemeliydim. Farklı bir bölgeyi, farklı insan ilişkilerini de ele almalı, Doğu ile Batı arasındaki yaşama biçimi ve anlayış farklarını ortaya koymalıydım. Olayları adalet terazisiyle tartmalı, iyilik – kötülük, bilgelik – cehalet kavramlarını da işlemeliydim. İçine doğulan coğrafyanın kader olduğu gerçeğinden hareket ederek Güneydoğudan Ege’ye uzandım ve bölgeler arasındaki sosyal, sınıfsal ve düşünsel farklılıkların, değişen insani değerlerin üzerinden de yapılandırdım romanımı. Bunu yaparken, “İnsanlığın, vicdanın coğrafyası yoktur,” tezinden hareket ettim.
Kitabın giriş kısmında kendinizi tanıtırken dünya vatandaşı, Türkiyeli, Egeli, Akhisarlı, Karşıyakalı olarak tanıtıyorsunuz… Ben Egeli özelliğinizi öne çıkararak, bu toprakların su bereketinin zamanla nasıl azaldığını ve kuraklığın ülke geneline yayılan etkilerinin sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Su Fırtınası’nda Ege’deki bir kasabayı anlatırken ad vermeden kendi kasabamın özelliklerini, yer ve mekânlarını kullandım. Rant nedeniyle Deliçay’ın akış yolunun değiştirilmesini ve kurumasını, bağların, bahçelerin yapılaşmasını, villalarla dolması gibi gerçekleri işledim kısacık da olsa.
Sorunuza gelirsem, Ege’de tütüncülük bitti, ithal pamuk alımlarıyla, destek yetersizlikleriyle pamuk üreticisi mağdur edildi. Simdi de Ege’nin en bereketli ürünü olan zeytini de bitirmek üzereler.
Enerji Bakanlığı, 2022’de hangi akıllarla hazırlandığını bilmediğimiz yönetmeliklerle, zeytinlikleri madencilik çalışmalarına açan bir düzenleme getirdi bilindiği gibi. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da doğal SİT alanlarını yapılaşmaya açan bir yönetmelik yayınladı. Tarlası olan olmayan, doğayla ilgilenen ilgilenmeyen herkesin vicdanını sızlatan, akıllara durgunluk veren bir yönetmelik. Yayınlanan gerekçelerle zeytin alanlarının doğal SİT’ten çıkarılmasıyla zeytinlikler de imara açılıyor yavaş yavaş. Bunun başladığını görüyorum, duyuyorum, biliyorum.
Yeşil, günden güne yok ediliyor, yağmurlar azalıyor, dereler kuruyor ve Ege de ülke genelinde olduğu gibi su fakiri olma yolunda ilerliyor. 400 km’lik Gediz, iklim değişikliğine bağlı kuraklık, aşırı sıcaklık ve yağış azlığı nedeniyle kuruma tehlikesi altında. Havadan yapılan çekimlerle bazı yerlerinin kuruduğu da görüntüleniyor.
Bu yıl bütün yurtta olduğu gibi Ege’de de arka arkaya gelen orman yangınları, yangın söndürme araçlarının yetersizliği nedeniyle binlerce hektar ormanın yanıp kül olmasına neden oldu.
Elbette bu güzel ülkemin kötü yönetilmesine, doğasının gerek yangınlarla gerek iklim değişiklikleriyle ve gerekse yönetmeliklerle tahrip edilmesine seyirci kalmak çok acı veren bir durum. Ancak yapacağımız bir şey yok ne yazık ki. Emir demiri kesiyor; torba yasalarla birbiriyle ilgili olmayan pek çok konuyu, çok sayıda maddeden oluşan tek bir yasada meclisten geçirmek gibi yöntemler uygulanıyor. Sözün bittiği yerdeyiz. Bozkırda Atatürk Orman Çiftliğini yeşerten, savaş sonrası yoklukta fabrikalar açan, kendi, ürününü kendi üreten bir Türkiye tasarlayan, vatansever, dünyaya örnek bir liderin ayak izlerinden gittikçe uzaklaşıyoruz. Betonu, asfaltı seven, ranta tapan yönetimler ülkeyi adım adım, her anlamda kendi düşünsel kuraklıklarına çekiyorlar.
Çok teşekkür ederim

