Köşe Yazıları

(HİKÂYE) FOÇA’DA AŞK

'Foça'yı çok severdi. Burada aşkı yaşadı. Sevdi, sevildi. Hiç unutmadı.'

Eylül ayıydı ve Sonbahar kendini göstermeye başlamıştı.

Cem, Foça’da her günkü yürüyüşünü yapıyor, Foçalıların adlandırmasıyla Küçükdeniz’den Büyükdeniz’e doğru yürüyordu. Saat 09.00 civarıydı. Sahilde banklardan birine oturmuş yaşlıca, sırtından düğmeli rahat bir entari giymiş, ilmek şapkalı bir bayan dikkatini çekti. Sanki 1970-80’lerden gelmiş gibiydi. Bakmadan geçemedi. O da Cem’e uzun uzun baktı. Dönüşte de aynı yerde oturuyordu. Yine bakıştılar.

Cem, ertesi gün aynı saatlerde yürüyüşünü yaparken dün gördüğü bayanı yine gördü. Aynı yerde oturuyor, dalgın dalgın denize bakıyordu. Bu kez üzerinde rahat bir etek ve sade bir tişört ile dizlerine koyduğu etrafı kurdeleli şapkası vardı. Beyaz saçları omuzlarına dökülmüştü. Yanından geçerken, dünkü gibi göz göze geldiler. Dönüşte de bakışları birleşti.

Üçüncü gün yine karşılaştılar. Bayan yine aynı yerde oturuyordu. Üzerindeki açık renkli spor pantolon, gömlek ve başındaki çevresi çiçek desenli fötr şapkası ile uyumlu bir kombin oluşturmuştu. Bayan Cem’e uzun uzun, sanki bir yerlerden tanır gibi baktı. Cem hafif gülümseyerek  selam verip yürüyüşüne devam etti. Dönüşte yine göz göze geldiklerinde bu kez Cem, “Günaydın efendim, Foça’ya yeni geldiniz herhalde!” diyerek konuşunca; bayan, “Her yıl gelirim, Foça’yı iyi bilirim. Niye size baktığımı merak ettiniz değil mi?” cevabını verdi. Araya giren 15-20 saniyelik bir suskunluktan sonra Cem, “Evet. Beni birine mi benzettiniz?” diye sorunca; hüzünlenen bayan, “Kusura bakmayın, rahmetli eşime benziyorsunuz!” demiş, bunun üzerine Cem de duygulanmıştı.

Kendisini toparlayan Cem, “Oturabilir miyim?” diyerek izin isteyince; “Buyurun, çok memnun olurum!” cevabını almış ve bayanın yanına oturmuştu.

Bayan, “Adım Gönül, eczacıyım, ancak eczanemi kapattım. Şimdi emekliyim.” diye kendini tanıtınca; Cem de, “Ben Cem, Manisa’da serbest avukatım. Kızım hukuk fakültesini bitirip avukat olunca, işlerimi ona bıraktım. Haftada birkaç gün uğruyorum, yarı emekli gibiyim!” demişti. Sohbet uzayınca, Cem’in daveti üzerine yakındaki bir kafeye geçmişlerdi.

Kafede çay içerlerken Gönül Hanım, “Serbest avukatlık yapan eşi Kerim’i beş yıl önce Eylül ayında kaybettiğini, Ankaralı olduklarını, Bahçelievlerde birbirlerine yakın yerlerde oturdukları hâlde Kerim ile Foça’da 1978 yılı Eylülünde tanıştıklarını, arkadaşlıklarının ilerlediğini, Kerim’in 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklandığını, beraat edince 1985 yılı Eylül ayında evlendiklerini, Eylül ayını hem sevdiğini hem de bazı üzüntüler yaşadığını, bazı yıllar hariç genelde Eylül ayının ikinci yarısında Foça’ya geldiklerini, eşinin ölümünden sonra bu geleneklerini kendisinin sürdürdüğünü,” anlattı. Bazen gözlerini kapıyor, dalıp gidiyordu. Kim bilir neler düşünüyor, neleri anımsamaya çalışıyordu? Belki de unutmak istediği bir şeyler vardı; belki de bir şeyler anlatmak istiyor da, anlatamıyor gibiydi. Cem, çocuğu olup olmadığını sorunca, Gönül Hanım başka bir dünyaya gitmiş sonra da gelmiş gibi bocalamış, gözleri yaşarmış, Cem de üzerinde durmamıştı.

Daha sonraki günlerde aralarında bir yakınlık oluşmuş; Cem eşini, Gönül Hanımla tanıştırmış; birlikte kafelerde  ve Gönül Hanım’ın kaldığı otelde oturmuşlar; Cem, Gönül Hanımı evine kahvaltıya ve bir restoranda akşam yemeğine almıştı. Hoş sohbet bir bayandı. Sık sık eşinden bahsederek, “Kerim, esmer, sert bakışlı, ancak pamuk gibi yumuşak kalpli biriydi. Siz de fizik olarak onun 50’li yaşlardaki haline benziyorsunuz!” diyor; Cem, “Teşekkür ederim Gönül Hanım, ben 60’ın üzerindeyim” deyince, “Ne yapayım! Genç görünüyorsunuz!!!” cevabını veriyor ve gülüyorlardı.

Gönül Hanım’ın isteği üzerine gemi gezintisine çıkmışlar, rehber Foça’yı anlatırken Karataş efsanesinden söz ettiği sırada Gönül Hanım, “herhalde Karataş’a bastım, Foça’dan vazgeçemiyorum, her yıl geliyorum…” demiş; Cem, Ataol Behramoğlu’nun;

“Karataş’a bir kez ayak basan,

Foça’dan ayrılamazmış derler,

Foça’da sizi bırakmaz zaten,

Kalbinizle bastıysanız eğer.”(1)

Dörtlüğünü okuyunca da çok memnun olmuştu.

Bir kere de Cem’den kendisini, eşinin sağlığında gittikleri bir bara götürmesini istemiş, birlikte içeriye girdiklerinde, Gönül Hanımı tanıyan orkestra elemanlarının çaldıkları şarkıyı bitirdikten sonra heyecanlanan solistin, “Gönül Hanım, hoş geldiniz, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz!” demesi; çok kalabalık olan barda çalışanların ön tarafta yer ayarlayıp, yakından ilgilenmeleri, bar sahibinin ve sanatçıların aralarda yanlarına gelip hâl hatır sormalarıyla onurlanmışlardı. Gönül Hanım, her zaman ki gibi o gece de çok güzel giyinmişti. Üzerinde gül desenli kruvaze siyahlı kırmızılı bir elbise vardı. Sanatçıların ve çalışanların, Gönül Hanım ve eşini yakından tanıdıkları ve onu memnun ettirmek istedikleri anlaşılıyordu. Orkestra Gönül Hanım için onun çok sevdiği Berkant’ın meşhur ettiği Metin Bükey’in, ‘Samanyolu’ şarkısını üç-dört kez çalmış(2), istediği parçaları söylemiş, gecenin sonlarına doğru Gönül Hanım, “Cem Bey, beni dansa kaldırmayacak mısın? Eşinden mi çekiniyorsun, ne zamandır bekliyorum!” diye takılması üzerine de Samanyolu şarkısı çalarken birlikte dans etmişler, çoğunluğu oluşturan gençler de alkışlarıyla bu nostaljiye katılmışlardı. Gecenin sonunda bar sahibi tekrar gelerek, “Hesabı alamayacağını, Rahmetli Kerim Bey’in ölmeden önce ödediğini,” söylemişti. Gönül Hanım, o gece mutlu olmuştu.

Gönül Hanım’ın Ankara’ya dönme günü gelmişti. Ertesi gün gidecekti. Bir gece önce, Cem onu evinde yemeğe aldı. Gönül Hanım, gösterişli olmayan abiye bir giysi ile gelmişti. Yemekte Cem’in kızı ve damadı da vardı. Cem, damadı ve kızı Gül’ü tanıştırınca Gönül Hanım’ın, ne kadar kaçırırsa kaçırsın gözlerinin dolduğunu ve sesinin titrediğini fark etmişlerdi. Yemekte hafif içki almışlar, geçmişten ve Foça’daki günlerinden konuşmuşlardı.

Gönül Hanım, eşi Kerim’den ve Foça’daki günlerinden söz ederek, “Kerim’le uzun süre görüştük. 12 Mart 1971 darbesinde, öğrenci iken tutuklanmış. 12 Eylül darbesinden sonra da tutuklandı. Marksist-Leninist görüşlere sahipti. Üç yıl tutuklu kaldı. Bu yüzden evlenmemiz gecikti. Beraatına karar verilince evlendik. Fırtınalı bir evliliğimiz oldu. Çok kavga ettik. Bozuştuk. Bir kere de boşanmaya kalkıştık. Eylül ayının sonunda duruşmamız vardı. Ben Foça’ya gelmiştim. Kerim’le her zaman kaldığımız otelde kalıyordum. 20 Eylül, evlilik günümüzdü. Sabah erken kalkmış, her zaman oturduğumuz bankta oturuyordum. Arkamda birisi vardı. Bekliyordu. İşkillendim. Birden dönünce Kerim’i gördüm. Elinde kırmızı güllerle ne yapacağını bilmez hâlde bekliyordu. Kendini toparlayınca, ‘Ben geldim, barışalım mı?’ dedi. Başka da bir şey söylemedi. Bekliyordu. Cevap vermedim; daha güzel sözler söylemesini bekliyordum. Ancak Kerim, duygularını pek açıklamazdı. Birden güldüm. O da güldü. Sarıldık. Bu şekilde barıştık. Davamız da düştü…” dedi, sanki o günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Mutluydu ve gülüyordu.

Sonra, “Onu öylesine özlüyorum ki, hâlâ geçmişten kalan elbiselerimi giyiyorum. Şişmanlamadım. Sadece birkaç kilo aldım. Biraz genişletiyorum, üzerime oluyor. ‘Belki de, bu kadın amma antika,  hangi yıldan kalma!’ diye soruyorsunuz değil mi?” deyince, yine hep birlikte neşelenip gülmüşlerdi.

Herkes onu dinliyordu. Biraz soluklanıp, “İki yıl sonra kızımız Canan dünyaya geldi. Arada küçük kavgalarımız olsa da mutluyduk. Kendi yağımızla kavrulup gidiyorduk. Önceleri Marksist-Leninist görüşlere sahip olan Kerim, Kemalist çizgiye gelmişti. Hatta bu yüzden eski arkadaşları ile bozuşmuş, dışlanmıştı. Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davaların görüldüğü günlerde, yargılanan subayların, akademisyenlerin davalarını aldı. Bu davalara müdahil olan eski arkadaşlarının kızgınlık ve husumetleri daha arttı. Çok koşturdu. ‘Yazık oluyor Ülkemize. Bir oyundur oynanıyor. Hainler, işbirliği yapmışlar, yurtsever insanları yok ediyorlar. İnanıyorum bu oyun bitecek, adalet yerini bulacak!’ diye hayıflanıyordu. Sonunda dedikleri çıktı. Bu ve benzer davalarda yargılananlar beraat etti. Ancak Kerim bunları göremedi!” demiş ve yine susmuştu.

Cem ve eşi, Gönül Hanımı duygulandırmamak için özel ve aile yaşamına ait sorular sormuyorlardı. Bunu bilmeyen Cem’in damadı, “Kızınız ne yapıyor?” diye sorunca; hassaslaşan Gönül Hanım, “Kızımız, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde okuyordu. Eylül ayıydı. Antalya’ya kız kardeşimin yanına tatile gidiyordu. Hukuk öğrenimi gören yeğenim Serpil’le sözleşmişler. Eylül ayında birlikte olacaklardı. Trafik kazasında kaybettik. Dünyamız yıkıldı. Canan, şimdi Gül’ün yaşında olacaktı. Evlenecekti, torunlarımız olacaktı. Kızımızın ölümünden sonra Kerim, hayır etmedi. Kendini toparlayamadı. Günden güne bozuldu. Bürosunu, stajını yanında yapan yeğenim Serpil’e devretti. Serpil, benim ikinci kızım gibi. Benimle şimdilerde o ilgileniyor. İki sene sonra yine bir Eylül ayında Kerim’i de kaybettim.” deyince, herkes başını önüne eğmiş ve suskunluğa gömülmüştü.

Uzun süren bir suskunluktan sonra kendisini toparlayan Gönül Hanım, “Ben kalkayım, sizleri de üzdüm. Seneye Eylül ayında görüşürüz!” demiş, herkesle vedalaşmış, Gül’e uzun uzun sarılıp ağlamıştı.

Cem, Gönül Hanımı oteline bırakmış, ertesi gün de otelde yaptıkları kahvaltıdan sonra ailece yolcu etmişlerdi.

*           *          *

Aradan bir yıl geçmiş, yine Eylül ayı gelmişti. Bu arada Cem ve Gönül Hanım karşılıklı birbirlerini telefonla arayarak konuşmuşlar, Eylül’de görüşme sözlerini tekrarlamışlardı.

Cem, Foça’da yine yürüyüşlerini yapıyordu. Eylül ayının 20’si gelmiş geçmişti. Gönül Hanım yoktu. Telefonundan aradı. Cevap vermiyordu. Ayın 25’iydi. Tanımadığı bir telefondan aranıyordu. Açtığında, karşısında Gönül Hanım’ın yeğeni Serpil vardı. “Teyzem bu ayın 18’inde vefat etti. Yedisinden sonra sizi aramamı istemişti. Hep, Eylülde Foça’ya geleceğini ve sizinle görüşeceğini söylüyordu. Beraber gelecektik. Nasip olmadı, kaybettik. Adresinizi verebilir misiniz, size yazdığı bir mektup var. Onu göndereyim!” demişti. Cem adresini verdi. Birkaç gün sonra mektup gelmişti. Açtığında, “… Bana eski günlerimi anımsattınız ve tekrar yaşattınız. Size çok teşekkür ederim. Eylül ayı, benim hem mutluluklar, hem de üzüntüler yaşadığım bir ay. Sağlığım pek iyi değil. Vefat edersem, yeğenim bu mektubu size gönderecek. Beni unutmayın. ‘Bizim bir Gönül Ablamız vardı. Foça’yı çok severdi. Burada aşkı yaşadı. Sevdi, sevildi. Hiç unutmadı.’ diyerek beni, arada bir anarsınız ruhum şad olur. …” diye yazıyordu. Cem, hüzünlenmişti. Mektubu merakla bekleyen eşine uzattı. Okuyunca eşi de hüzünlenmiş, yaşaran gözlerini kaçırarak, mutfağa gitmiş ve katıla katıla ağlamıştı.

*           *          *

Sonraki yıl, Serpil Foça’ya gelmiş, Cem ve ailesi onu konuk etmişler, birlikte Gönül Hanımı anmışlardı.

*           *          *

Eylül ayı, hüzün ayıydı. Hazan mevsimi olan Sobahar’ın ilk ayı olan Eylül için eskiler, “Eylül bir ay değil, bir aylık ayrı bir mevsim.” derler. Bu ayda çok yaz aşkı biter, verilen sözler tutulmaz, çok ayrılıklar yaşanır. Bazı aşklar ise, bir ömür sürer. Gönül Hanım da, aşkı Eylül’de bulmuş, ancak üzüntülerini de bu ayda yaşamıştı. Esasen, yaşam da bir zıtlıklar yumağı değil midir?

(1) Foça’da nerede olduğu bilinmeyen bir taş. “Foça’ya gelenlerin, belki bu taşa basarım da tekrar buraya gelirim” arzusuyla devamlı dolaşmalarını anlatan bir efsane.

(2) ‘Samanyolu’ isimli şarkının sözleri ve bestesi, resmi kayıtlarda Metin Bükey’e ait olup; Teoman Alpay ve kısmen de Aysel Gürel’e ait olduğu da söylenmektedir.

———-+———-

 

Güzel Sözler

Sevgilinin değeri, onu sevenin sevgisi ile ölçülür. Mevlana

Aşk gözle değil, ruhla görür. Shakespeare

Aşk hükmetmez, terbiye eder. Goethe

Yaşam belirtisinin kökeni duygulanma, duygulanmanın da temeli aşktır. Freud

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı