DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN

KAÇINILMAZ OLAN ÖNLENEBİLİR Mİ

Yayınlanma Tarihi : Google News
KAÇINILMAZ OLAN ÖNLENEBİLİR Mİ

‘Formathaber’ sitesinde 15 Şubat 2023 tarihinde yayımlanan ‘Kriz Yönetimi mi Keriz Yönetimi mi’ başlıklı yazımda, 6 Şubat’ta meydana gelen Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem sonrası yapılması gerekenlerle ilgili düşüncelerimi aktarmıştım (https://www.formathaber.com/kriz-yonetimi-mi-keriz-yonetimi-mi17447). O yazı sonrası, 1999 Marmara Depremine ait anılarım depreşti.

*          *          *

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy edebiyatımızda, ‘vatan şairi, milli şair” olarak adlandırılır ve anılır. Mehmet Akif Ersoy’un şiirleri üzerinden yaklaşık 100 yıla yakın bir süre geçmesine karşın, yazdıkları doğru değil midir? Hepimizi heyecanlandırmıyor mu? Bu sorulara tereddütsüz ‘evet’ yanıtını veririz.

Peki, bu sorulara ‘evet’ cevabını verirken, onun söylediği, yazdığı ve savunduğu görüşleri uyguluyor muyuz?

Örneğin, Mehmet Akif Ersoy’un, ‘Kıssadan Hisse’ başlıklı şiirinde geçen;

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

Tarihi, ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

sözlerini dikkate aldık mı? Almadık…

Sadece onunkiler değil, ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir (vurdumduymazlık, umursamazlık), dalalettir (şaşkınlık, sapkınlık).’ diyen büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediklerini yaptık mı? Yapmadık…

Ülkemizin deprem bölgesi olduğunu devamlı vurgulayan bilim insanlarının uyarılarından, 17 Ağustos 1999’da meydana gelen Marmara Depreminden ders çıkarıp, gerekli önlemleri alsaydık, 6 Şubat 2023’de meydana gelen büyük deprem sonrası bunca felaketi yaşar mıydık? Yaşamazdık…

Peki biz neler yaptık? Birbirimizi suçladık; hurafelerden medet umduk; sorunları görmezlikten geldik, erteledik, siyasi çıkarımlarda bulunduk!

Marmara depremi olduğunda, yaklaşık iki buçuk ay önce göreve başlayan hükûmeti suçlayanları hatırladım. O tarihte Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü olarak görev yapıyordum.

1999’da haberleşme olanakları bugünkü kadar gelişmemişti.

Depremin olduğu gün Sakarya Ceza ve Tevkifevi’nin ağır hasarlı olduğu bildirildi. Jandarmanın telefonlarından yararlanarak durumu teyit ettirdik. Gebze’den bir arkadaşımızı Sakarya’ya gönderdik. Onun gözlemlerini aldık. O gün Cezaevinin boşaltılmasına karar verdik. Gerekli planlamaları yaparak ertesi gün Sayın Bakanımız Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’le bölgeye gittik. Söylenenler doğruydu. Cezaevi ağır hasarlıydı. Görevlilerden kayıplarımız vardı. Yaklaşık 600 civarındaki hükümlü ve tutukluyu çevre il ve ilçelerdeki cezaevlerine naklettik. Bu işlemler sırasında Ankara’dan birlikte geldiğimiz Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Kurt ve Sakarya’daki Cumhuriyet savcısı arkadaşlarımızın özverili çalışmaları hâlen anılarımdaki canlılığını koruyor. Kâtip gibi çalışıp, kayıt tuttular. Gönderdiklerimizi sayıyorduk. Bir mahkûm eksik çıkıyordu. Şaşkına dönmüştük. Acaba firar mı vermiştik? Ağır hasarlı binaya girip, her yeri aradık. Bulamıyorduk. Sonunda bulduk. Koğuşlardan birinde saklanmış. Meğer, ailesi Sakarya’da olduğundan, oradan ayrılmak istemiyormuş. Onu da gönderince rahatlamıştık.

Oradan Sakarya Adliyesine geçtik. Eski bir bina olan adliye çökmüştü. Adliye çalışanlarımızdan da kayıplarımız vardı. Valiliğe geçtik. Yetkililerden bilgi aldık. Dönemin valisi şok hâlindeydi.  Adliye’nin durumunu aktardık. Enkazının kaldırılması için emir vereceğini söyledi. Çöken binanın altında binlerce dosya vardı. “Vali bey, bu dosyaları yok edersek, Sakarya’da ikinci bir deprem daha yaratırız, bunların kurtarılması gerekir.” dedim. “Zaman yok!” diyordu. “Biz ekip göndereceğiz, bize birkaç gün yeter.” cevabını verdim. Vali bey, kızdı, sağa sola emirler yağdırıyordu. Aramızda küçük bir tartışma geçti. Araya Bakanımız girdi. Durumu yatıştırdı. Vali bey sonunda, “Tamam, ne yaparsanız yapın!” dedi. Başsavcımıza, Adliye’de ve boşaltığımız cezaevinde gerekli güvenlik önlemlerini almasını söyleyip, Kocaeli ve ilçelerine gittik.

Deprem felaketi korkunçtu. İnsanlar göçüklerin etrafına ve üzerlerine oturmuş ağlıyorlardı. Herkes bir şeyler yapmak için çırpınıyor, bu arada yardım akıyordu. Gölcük’teki Donanma Komutanlığı büyük hasar görmüştü. Ancak asker sahadaydı ve kurtarma faaliyetlerine katılıyordu. O yıllarda, polisin yeterli olmadığı durumlar ile yangın, sel ve depremlerde valinin emriyle askerin olaylara müdahale olanağı veren EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardım) Protokolü yürürlükteydi.

Bölgedeki gezimizi bitirdikten sonra Ankara’ya döndüğümüzde hemen açık cezaevlerine talimat verdik. AKUT’tan esinlenerek ilk kurtarma ekibimiz olan CEKUT (Cezaevi Kurtarma Teşkilatı) Afyon’da kuruldu. Daha sonraları genişletildi. Ekiplerimiz, Sakarya’daki görevlilerimizle birlikte çöken adliye binasının enkazı altında kalan dosyaları kurtardı; onarım ve tadilat çalışmalarını yaptı. CEKUT, ilerideki yıllarda eğitimler aldı, daha işlevsel (fonksiyonel) oldu ve orman yangınlarına da müdahale etti. CEKUT’un çalışmaları o yıllarda basında da geniş olarak yer almıştı. Çalışanlarımızı ve emeği geçenleri, saygı ve sevgi ile anıyorum.

Sakarya’da ve bölgede gördüklerimiz, bize depremi yaşayan görevlilerin değiştirilmesi fikrini verdi. Hâkim ve savcılar ile diğer görevlilerimizden isteyenler başka yerlere atandı.

Sakarya Valisinin de Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile görev yeri değiştirildi.

Gerek 17 Ağustos 1999 tarihli Marmara, gerekse 12 Kasım 1999’da olan Düzce depremleri sonrası o bölgeye sık sık gidip geldik. Adalet Bakanlığının görev alanına giren konularda zararların giderilmesi, yıkılan ve zarar gören adliye, cezaevi ve lojmanların yeniden yapımı, onarımı ve acıların giderilmesi için İşyurtları ve Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı bütçelerinden gerekenleri yaptık. Sonuçta, iyi bir sınav verdiğimiz kanısındayım.

*          *          *

Deprem bölgesinde gördüğümüz sıkıntılar ve üzüntüler hepimizi etkilemişti. O yıllarda da Kızılay ve Afet İşleri arzuladığımız etkinliği gösterememişti.

Afet işlerinin depolarını gezmiş, eksiklikleri ve çürümüş emtiayı görünce çok üzülmüştük.

Kızılay Genel Merkezini ziyaret etmiş, işyurtları olarak Kızılay’ın ihtiyacı olan çadırları üretebileceğimizi aktarmıştım. O yıllarda Kızılay’ın başında, yirmi yıldır başkanlık görevini sürdüren, geçmişte milletvekilliği ve bakanlıklar yapmış bir tıp doktoru vardı. İlk gün, orada bulunan bir yetkili beni küçümser bir tavırla “Genel Müdür bey, biz bundan sonra Amerikan Çadırı yaptıracağız. Siz bu çadırları yapabilir misiniz?” deyince, “Amerikan Çadırı nasıl oluyor?” diye sormuş, “İçinde her türlü imkânın bulunduğu çadır!” cevabı verilince şaşırmış, “Kusura bakmayın, ben deprem bölgesinde böyle çadır görmedim. Mevcut çadırlarınızdan yapabiliriz.” demiş, arada soğuk bir rüzgar esmişti. Sonrasında havayı yumuşatmak için, “Görüşelim, sizin atölyelerinizi görelim” demişler, işbirliği yapmakta isteksiz davrandıklarından, görüşmelerimizden bir sonuç alamamıştık. Marmara depremi sonrası o zamanki Kızılay Başkanı ve bazı görevliler görevi kötüye kullanmak suçundan yargılanmışlardı.

Bu olay bende, Kızılay’a el atılması fikrini uyandırmış, üye olmak istemiş, isteğim başlangıçta reddedilince şaşırmış, uzun uğraşılardan sonra üye olabilmiştim. Bu nasıl işti? İçine girip inceleyince, Kızılay’ın kapalı bir kutu olduğunu, gerçek anlamda sivil toplum kuruluşu olmadığını görmüş, umutlarım kırılmıştı. 6 Şubat’ta meydana gelen deprem sonrası Kzılay’da yaşananlar bu tespitlerimin doğruluğunu göstermiştir. Kızılay’ın ivedi olarak ele alınması ve gerekli değişimlerin yapılması gerekmektedir.

Deprem sonrası halkımız bölgeye yardım yağdırmış, uzun süre çürük binalar tartışılmış, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözleri sık sık tekrarlanmış, ‘Deprem Dede’ Ahmet Mete Işıkara, deprem bilincini halkımıza yerleştirmişse de; ilk yıllarda alınan tedbirler, sonraki yıllarda gevşetilerek yumuşatılmış, denetimler aksatılmış, siyasi nedenlerle çıkarılan imar aflarıyla bugünlere gelinmiştir..

O zaman mevzuatı tetkik ettiğimizde, depremde görevli olan birimlerin Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığına bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığına bağlı bir tüzel kişilik olan Afet İşleri Genel Müdürlüğü olduğunu gördük. Bu durum koordinasyonda zafiyetler yaratıyordu. Nitekim bu birimler daha sonra önce Başbakanlığa, sonra İçişleri Bakanlığına bağlanan Afet ve Acil Durumu Yönetimi Başkanlığı adı altında 2009 yılında çıkarılan Kanunla birleştirilmiştir. Bana göre doğru yapılmıştır. AFAD’ın son depremde beklenenleri yapamamasının nedeni, yöneticilerinin gerekli liyakati taşımamaları; yetkililer ve mülki amirlerin İller İdaresi Kanunu ve Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alanacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun hükümlerini etkin şekilde uygula(ya)mamaları; önceden yapılan planların, eski, yetersiz ve planlama eksikliğinden çökmesidir.

Biz Çanakkale’de destan yazmış bir milletin torunlarıyız. Birlik olunca dünyayı dize getirdik. En büyük güçlerimizden biri olan askerimizi ilk gün kurtarma çalışmaları için sahaya sürseydik, bu kadar büyük kayıplar yaşamayacağımızı, çok daha fazla insanımızı kurtarabileceğimizi düşünüyorum.

Sözün özü: Zamanı bilinemez olsa da, doğa hükmünü sürdüreceğinden, depremler kaçınılmazdır; ancak olası can kaybı ve oluşacak hasarların önlenmesi, hiç olmazsa azaltılması ve/veya hafifletilmesi mümkündür. Bunun yolu akılcı (rasyonel) düşünme ve bilimden; talepkâr olan bir toplumsal bilincin oluşmasından, görevlendirme yapılırken emanetin ehline, yani liyakatli yöneticilere verilmesinden, geçmişten ders alınmasından; gereksiz tartışma, çatışma ve suçlamalardan kaçınılmasından geçmektedir. Unutmayalım; deprem, bir milli güvenlik sorunudur.

———-+———-

Güzel Sözler :

Kara gün kararıp kalmaz. Atasözü

… Bu mavi gök bize bir gün acır; üzülme, umutsuz olma. Tevfik Fikret

Neyse ki yarın var. Umutların en sevdiği gün… Sezai Karakoç

Yaşamın büyük sanatı, acı içinde bile var olduğumuzu hissetmektir. Lord Byron

YORUM YAP