Köşe Yazıları

PATLAYAN FİŞEKLER, SİLAHLAR VE EKSOZLAR

Avcılığın ilk örneklerinde açlığın getirdiği bir zorunluluk söz konusuyken günümüzde ise artık bir spor, hobi ve beceri olarak değerlendirilmesi de ne hazin değil mi?

Adam, bütün dikkatini topladı. Ayaklarının ucuna basa basa yürüdü biraz. Sonra daha da sessiz olması gerektiğini düşündü. Parmakları bile hiç yere değmemecesine birkaç adım daha attı.

Bir tıkırtı, bir hışırtı bile bozmaya yeterdi o insicamı.

Sonra diz çöktü, secde eder gibi. Bir elinde sıkıca tuttuğu o metal parçasını iki eline alıp sürünmeye başladı askerlik eğitiminde olduğu gibi.

Aslında ne kadar yakışıyordu yaptığı işe sürünmek.

Süründü, süründü, biraz daha süründü ve iyice yaklaştığını anladığı an durup iki eliyle tuttuğu metal parçasına küçük bir öpücük kondurup kabzasını sağ omzuna doğru yerleştirdi.

Aslında tam o an gördüklerini normal bir insan görse, dili tutulurdu gördüğü o güzellik karşısında. Envai çeşitlikte oynaşan, suya yanaşan, su içen bir sürü irili ufaklı canlı, çeşit çeşit renkleri, sesleriyle birlikte yaşadığımız hayatın tüm canlılıklarını sergileyip, “Biz buradayız! Biz buradaysak, siz de oradasınızdır. Biz burada olduğumuz için sizler oralarda, mutlu yaşıyorsunuzdur. Sizler orada olduğunuz için de bizler burada, mutlu ve neşeliyizdir” mesajını veriyorlardı.

Ama avcının bunları düşünecek, duyacak, dinleyecek bir saniye vakti yoktu. O tamamen işine odaklanmış, nefesini kontrol etmiş ve içlerinde işine en yarayanının cüssesine sabitlemişti gözlerini.

Dünyanın en iyi ressamının resmedemiyeceği gibi dünyanın en iyi anlatıcısının da yetersiz kalacağı bir tablonun son saniyeleriydi içinde bulunduğumuz an.  Gözler, suyun kenarında yavrularıyla beraber suyun kenarında oynaşan ceylana odaklanmıştı.  Anne biraz daha geride kalmış, uzaktan ve anne tedirginliğiyle izliyordu ailesini. Sanki insandı mübarek ve izlediği birçok yerli filmde olduğu gibi başlarına gelecekleri sanki önceden sezmişçesine ürkek ve olabildiğince de dikkatli.

Hep en mutlu oldukları zamanda mı vurulacaklardı. Ya da mutluluk yasak mıydı onlara, insan olmadıkları için?

Suyun başı da ne kadar kalabalıktı öyle. Şu kadar az bir ağaçlık bile ne çok canlı çeşitliliğini sağlamış, kimleri barındırmıştı ki öyle.

İşte o yeşilden yuvanın bütün sakinleri günlük rutinlerinin gereğini yaparlarken kendilerine yaraşır şekilde, yine kendileri gibi bir canlı tarafından pür dikkat izlendiklerini nereden bileceklerdi ki?

Az sonra patlayacak bir silah oradaki bütün renk ve ses cümbüşünü bozacak, bütün renkler, bütün sesler birbirine karışarak bir toz yığınına bulanarak sonlanacak ve geriye sadece avcının muzafferiyet veya hezimetinin yansıyan yüzü kalacaktı.

Sadece avcının dikkatine, tecrübesine bağlı ama kalanlar için de her iki türlüsünden de hep hüzün kalacaktı geriye. Bir sonraki sabaha daha dikkatli, daha tedirgin olmalarına dair bir deneyimdi yaşadıkları o sabah.

Avcılığın ilk örneklerinde açlığın getirdiği bir zorunluluk söz konusuyken günümüzde ise artık bir spor, hobi ve beceri olarak değerlendirilmesi de ne hazin değil mi?

Bir yandan bedenlerini, daha kaliteli yaşlanmak, insanlığa ve çevreye daha faydalı olabilmek için zinde kalabilmenin adıyken spor, burada kazanılan beceriyle ise daha acımasız, daha eli titremeden ateş açabilmenin, çevreden bir dostun, çevreye olan vedasının adı oluyordu spor.

Biri yaşamak için, yaşatmak için yapılırken diğeri tamamen yok etmeye yönelik, tüketmeye yönelik bir eylemin adı.

Yaratılmışların en şereflisi ve dünyanın ayakları altına serildiği canlı türü insan!

Hırslarıyla, egosuyla, açgözlülüğüyle, zevkleri uğruna bütün dünyanın nimetlerini ayakları altına serdikçe de dünyanın tükenişine sebep olduğunun farkında mı?

Yok, ede ede, tükete tükete büyünemeyeceğini ancak paylaştıkça büyünebileceğini anlatmakta geç mi kalıyoruz acaba?

Avcı gibi dışarı uzanamayan insan da yakın çevresini yok etmekte, önce ruhen, sonra bedenen ve en son da sıra kendine gelmekte ve yalnızlığı onu kendine düşman etmekte.

Sonrası da malum!

Devlet, insan topluluğunun meydana getirdiği en önemli çatı, en önemli organizasyon!

Peki devlet nerede?

Sınırları içerisinde bir canlı, diğer bir canlının yaşam hakkını elinden alırken o devlet nerede?

Dağdaki vahşi hayvanın, leyleklerin, sadece göçerken birkaç günlüğüne uğradıkları ülkemizde göçmen kuşların bile halini düşünüp, onların aç susuz kalmaması için vakıflar inşa eden, o devletin devamı iddiasındaki olan devlet nerede?

Millet, birkaç ruh hastası kılıklı kişinin egolarına teslim edilmiş, kimi avcı olup diğer canlıların hayatına kastederken, kimi altlarındaki gürültü makineleriyle hepimize ait olan yolları talan ederken, kimi sosyal medya platformlarında oluşturdukları troller ile irfanımıza, estetiğimize yalan, dolan saçarken, kimi keyfi uğruna havaya savurduğu fişeklerle eğlenmeyi marifet sayarken, sahi devleti göreniniz oluyor mu?

Peki, bundan sonra olsun eğlenme tercihlerinizde havai fişek kullanırken, aldıkları asgari ücretle canlarını feda etmiş o zavallı emekçiler ve o fişeklerin nakli sırasında yitirdiğimiz o gencecik Mehmetçiklerimizin masum yüzleri olsun, gelecek mi gözlerinizin önüne ve hatırlayacak mısınız acaba onları?

“Hafıza – i beşer, nisyan ile malüldür” ama devletlerin hafızası tarihlerinde bütün tazeliğiyle mevcuttur. Marifet görebilmekte; marifet kötüleri ayıklarken, iyileri diri tutabilmekte!

Avcılığa göz yuman, hayvanları yok sayan, sokağı magandalara teslim eden, onca olana rağmen havai fişekler konusunda kayıtsız kalacak bir anlayışın sorumluları umarım bu dönemde ellerini taşın altına koyarlar ve umarım üç kişinin, üç dakikalık zevkleri için yeni yeni canları feda etmek zorunda kalmayız.

                                                                                                                                                Erdal ÇİL

cerdal48@gmail.com

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı