
Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin medyanın rolünü tartışmadan önce, bu kavramın medya dışı faktörlerle birlikte ele alınması gerekir. En başta toplumsal kültür, tarih, hatta bölgesel ekonomik ilişkiler ve uluslararası çıkar gruplarının jeostratejik emelleri bu bileşenler arasında sayılabilir. Ayrıca medya–sermaye ilişkisini kesinlikle göz ardı etmemek gerekir.
Sondan başlayalım: Medya, yani iletişim araçlarının kime ait olduğu, nasıl finanse edildiği ve hangi ekonomik ilişkiler ağı içinde konumlandığı; neyin haber olacağına, neyin görünmez kılınacağına, neyin ‘makul’, neyin ‘tehlikeli’ sayılacağına doğrudan etki eder.
Bu kavramların bir de yaşam tarzıyla ölçülen ‘etik’ bir temeli vardır. Günlük hayatta kılık kıyafet, özel hayata saygı, dürüstlük ve merhamet; iş dünyasında vergi ahlakı, işçi–işveren ilişkileri; kamusal alanda kul hakkı yememek ve liyakat; hukukta adalet; yönetimde ise şeffaflık ve hesap verebilirlik bu temelin parçalarıdır.
Medya, bu değerler üzerinden yaşam pratiklerini görünür kılar; siyasal ve tarih bilincinin oluşmasında, özellikle de kültürel yapının iletişim dilinin belirlenmesinde önemli bir rol oynar.
Buna karşın iktidar, medyayı kendi haber sitesi gibi kullanmak isteyebilir. Aynı şekilde sivil toplum yapılanmaları da sermaye yapılarıyla ilişkili siyasal ve ideolojik meseleler üzerinden iktidarı etkilemeye çalışabilir. Örneğin Batılılaşma–Ortadoğululaşma ekseninde çıkar ilişkileri oluşabilir ve bu durum sivil iradeyi yönlendirebilir.
Dahası, derin devlet yapılanmalarının geçmişte Gladio örgütlenmelerinde veya tarikat ve cemaatleşmelerde görüldüğü gibi, toplum dizaynına yönelebilir. Bu da haberin manipülatif kullanımını masumlaştırarak toplumsal dönüşümü etkileyebilir.
Şimdi medyanın toplumsal barışın teminindeki rolüne gelelim.
Bence devletimizin varlığı sayesinde vatanımızda güven içinde yaşama hakkını tarih ve vicdan önünde hak ederek kazanmış insanlarımız, su kadar azizdir; buna karşılık toplumsal barışa da hava kadar muhtacız.
İnsanı merkeze alan bir haber diliyle; Anadolu insanının kadim kültüründeki merhameti ve sevgiyi önceleyen, barışçıl bir toplumsal birlikteliğin dili geliştirilebilir.
Ancak barış düşüncesinin merkezinde ‘adalet’ yer alır. Medyamızın öncelikle toplumsal hayatın ahlaki normlarındaki etik temelleri öne çıkarması gerekir. Yalanı, hırsızı, namussuzu ‘bu bendense masumdur’ diyerek aklamamak; karşı tarafta olanı da iftiralarla itibarsızlaştırmamak gerekir ki, söylenen sözün bir ilkesi, haberin ve yorumun da tutarlı bir duruşu olsun.
Medyanın terörsüz Türkiye sürecindeki sorumluluğu, ahlaki ve toplumsal bir boyut taşır.
Hukukta adaleti tesis ederken, kadim Anadolu kültüründeki sevgiyi herhangi bir Batı ya da Doğu bloğunun diliyle değil, Yunus Emre’nin diliyle ifade edersen; milli ve bağımsız bir millet ülküsünü kardeşinle birlikte yüceltecek ortak bir gelecek idealini beslersen;
Tarihte birçok emperyalist ülkenin manipülasyonlarla Türk milletine yönelttiği yalan ve iftiralara karşı sağlam durarak, bu ülkenin ortak acılarını karşılıklı empatiyle ele alırsan;
Farklılıkları bir çatışma unsuru olarak değil, birlikte yaşama kültürünün doğal bir parçası olarak sunarsan;
Kardeşliğin kültürel temellerini güçlendirilmesini sağlarsan;
Emperyalist uzantılı sivil toplum dizaynlarını açığa çıkaracak bir yönetim ahlakı ve hesap verebilir bir iktidar iletişimiyle halkın, yani kamu menfaatinin yanında durursan;
Milli sermayeli, girişimci ve evrensel rekabete açık bireyler yetiştirmeyi; vatandaşın refahını artıran emek gücünü kıymetlendirmeyi ve ekonomik kriterlerde iyileştirmeyi gözetirsen;
Bu iş olur; hem de çok güzel olur.
Osman Özbaş
