GündemKültür-SanatRöportaj

Sahaf Mehmet Beşeri: ‘Doğada börtü böceğin varlığı İnsan kadar değerlidir!’

'İnsan evrensel zincirin birer halkasından başka bir şey değil!'

Mehmet Beşeri kırk yıla yakın süredir kitapçı ve Sahaflık yapıyor. Öyle ki Türkiye’nin en büyük sahaf dükkanlarından ve içeriğinde yüzbinlerce kitabın bulunduğu bir işletmenin sahibi. Toplamda 400 bine yakın kitap var. Beşeri aynı zamanda yazar ve şair kimliğiyle de birçok esere imza atan değerli bir kalem ve önemli bir düşünür..

Zaten röportajımızı da başlıca bu iki kimlik üzerinden ele aldık; ilki okuma kültürü ve diğeri entelektüel dünyası açısından insan ve insanlığın geleceği…

Röportajı Osman Özbaş yaptı.

Mehmet Beşeri, siz okuma kültürünün nabzını  en iyi tutanlardan birisiniz. İlk orta lise veya çeşitli yaş kategorilerinde, kitap okuma lezzeti açısından kitap tavsiyelerinde nelere dikkat etmeliyiz?

Özellikle şu son on yılda özellikle çocuklara yönelik yayınevleri ve yazarların sayısı çok arttı denebilir. Kitap sayısı eskiden daha sınırlıydı, belli yazarlardan dönüp-dönüp duruyorduk; ama şimdi sayı artmasına rağmen bilinçli tercihler yapılması gerekiyor, kitaplarda seçici olmak gerekiyor. İşte bu aşamada kitapçının da büyük bir sorumluluğu vardır; ben şahsen bunu yaparken tıpkı doktorların konsültasyon tekniğini uygularım; yani çocuğun anne-babası, aile yapısı, toplumsal konumu, okuduğu okul, yaşı çevresi; bütün bunların hepsi çocuğa hangi kitapları tavsiye etmemizde önemli bir yer teşkil etmektedir. Bunları bilmeden çocuğa birdenbire ona ters düşebilecek kitaplar verdiğiniz taktirde o çocuğun belki okuma şevkini-okuma arzusunu daha başlangıçta sekteye uğratmış olursun. O nedenle, seviyesine göre ilgisini çekebilecek, merakını uyandıracak, onu alıp biryerlere götürecek kitapları seçmek çok önemlidir.

Kitap seçiminde eğitimcilerin, aileyle işbirliği de gerektiriyor herhalde.

Elbette… Önce şunu bilmeliyiz, kitap okumak öğrencilerin sınavlarda okuduğu anlama becerisinin hızlanmasına katkıda bulunur, kavrayış derinliği daha da artar. Ancak doğru yönlendirme önemlidir. Aslında burada birçok kişiye ‘birlikte’ görev düşüyor; çocukların okuma heyecanı bakımında tercihlerine yön verebilecek birinci derecede anne-babalarının, ikiinci derecede öğretmenlerin, üçüncü derecede kitapçıların; bu üçlünün birbirleriyle koordineli olması, işbirliği halinde çalışmasında büyük fayda var.

Yani bir öğretmen sık sık kitapçıları dolaşmalı, yeni çıkan kitaplara bakmalı incelemeli, yazarları hakkında bilgi almalıdır. Keza anne-babalar, çocuklarının her duyduğu kitabı almak için atlamamalı, bu işi bilen kişilere danışmalıdırlar. Yani ‘benim çocuğum kitap okuyor hemen alayım’ dediğin vakit, içeriğini bilmiyorlarsa çok vahim sonuçlara yol açabilir. Dediğim gibi bu üçlü saçayağının ortak çalışması çocuklar için de çok faydalı olacaktır. Bir de şunu söylemek isterim ki öğretmen arkadaşlarımızın özellikle şu son üç-dört yıldır kitap okuma kampanyalarına hassasiyetle eğildiklerini sevinerek gözlemliyorum. Öğretmenlerin bu ön alışları anne-babaların kitap seçimi ve çocuklarına kaliteli eser tavsiyelerinde çok önemli rol oynuyor. Biz de kitapçı olarak onların arzuladıkları-istedikleri kitapları temin etmeye çalışıyoruz.

Sayın Beşeri hem kitaplar içindesiniz, hem de yazar ve şair özelliğiniz var. Uzun yıllar sahaflık yapıyorsunuz ve dünya yazın kültürünün seçkin birikimlerini okuma imkanınız oldu. Sanırım hayat ve insan odaklı, doğa veya ekonomi üzerine birçok çözümleme yapma imkanınız oldu. Bu sorum, bunca yılın okuma deneyimlerinizden insan ve insanlığın geleceği üzerine ne tür fikri çıkarımlar yaptığınız üzerine olacak. İnsanı kavrayışımızda doğanın etkisi veya evren karşısında varlık düşüncesinde sistemin rolü nedir sizce?

Doğada börtü böceğin varlığı İnsan kadar değerlidir. Şu uçsuz buçaksız evrende ve keşfedilmeyi bekleyen bir takım ücra noktaların bulunduğu şu yerküre üzerinde, insanın diğer canlılardan aslında hiçbir farkı yoktur. Hepimiz o evrensel zincirin birer halkasından başka bir şey değiliz. Ama ne yazık ki bu halkalardan sadece birisi olan insan, kendini diğer halkalardan üstün görüyor ve hem doğallığa aykırı olarak kendini değiştirmeye kalkıyor, hem de zincirin diğer halkalarını da değiştirmeye çalışıyoruz. İşte bütün sıkıntı da buradan başlıyor. Düşünün bir kuş, neye alışmış, uçmaya, ağaca konacak, oradan gidecek bir daneyi yiyecek, bir böceği yiyecek, sonra başka dala konacak, sonra yuvasına gidecek, hayatını böyle devam ettirecek. Şimdi siz bu kuşu, bu yaşamın dışında başka bir yaşama zorlarsanız o kuşun doğallığına doğasına müdahale etmiş olursunuz; bu da o kuşa eziyet verir, işkencedir.

Aynı durum bir kedi bir köpek içinde geçerlidir ya da bir maymun içinde geçerlidir. Doğadaki bütün canlıların doğallığına uygun olarak yaşamasıdır, bilim de ilim de… Düşünün, şöyle bir topluma çevrenize bir göz atın, soralım, acaba yüz kişiden kaç tanesi hayatından memnun. Mesela işinden memnun olan insan sayısı kaç?.. Aşından eşinden çocuğundan memnun olan insan sayısı kaç?

Yani insanın kendine yabancılaşmasının bir sonucu var çevresel sistem olarak.

Düşünün acaba biz bunu niye sorgulamıyoruz acaba? Bu kadar memnuniyetsizliğin sebebi sadece ekonomi midir, sadece siyaset midir; yoksa asıl sebep insanoğlunun başından beri doğal ve doğallığının dışında bir yaşam tarzını benimsemesi için kendisine dayatılan sistem midir? Mesela bu dayatmayı aile yapıyor, çevre yapıyor, devlet yapıyor, tolum yapıyor ve bu dayatmanın içerisinde büyüyen bu çocuklar, kendinden önceki kuşaklardan daha fazla ‘dayatmacı’ bireyler olarak yerlerini alıyor. Böylelikle toplumdaki olumsuz durumlar, doğaya ve insanın fıtratına aykırı olan bu olumsuzluklar sürekli bir memnuniyetsizlikler yığını olmasına yol açıyor.

O halde insanın fıtratına aykırı olan bu dayatmacılık, çevresel varlığından memnuniyetsizlik doğuruyorsa, bunun tersi doğrudur, insanın doğallığa yakınlaşmasıyla daha mutlu olacaktır.

Aynen öyle. İnsan ne kadar doğaya uygun bir hayatı devam ettirirse o kadar özüne dönmüş demektir.

Edebiyat ve genel olarak kitap dünyasında da bu doğallık işleniyor sanırım, metinlerde ele alınan ‘insan öznesi’ üzerinden yabancılaşma ve varlık karakterindeki doğallık  önemli bir çatışma alanı çünkü..

Sadece edebiyat değil, bütün adına disiplin denilen felsefe, sosyoloji, edebiyat, adına ne denirse denilsin, hepsi aslında insanın doğaya ve doğallığa uygun olarak yetiştirilmesi ve yaşamasına hizmet etmelidir. Yoksa insanlık öyle bir uçuruma doğru gidiyor ki; şöyle düşünün tekamül-evrim adıyla büyük bir gelişme oluğundan söz ediliyor, ancak işte buyurun medeniyetin geldiği noktaya bakın, iki tane nükleer bomba patlasa ortada dünya diye bir şey kalmayacak!.. Yani medeniyet bu mudur ya.

Benim gözümde medeniyet, dünyanın ve insanın dünyanın en ücra köşesinde, balta girmemiş ormanlarında, doğaya ve doğallığa uygun yaşayan o insanlardır benim gözümde medeniyet. Yoksa o çok katlı plazalarda parmağı tuşlarda gezerek dünyaya yön verdiğini sanan, bunlar medeni  değillerdir, onlar birer teknoloji canavarı; bunlar insanlığa bir çözüm getirmez.

Peki onlar her ne kadar bir kurtuluş getirmese dahi bir gelişme merdiveni hep yukarıya doğru çıkıyor, kabile yaşamına dönmek mümkün olamayacağına göre bu tek tuşla canavara dönüşen insanları da ortak noktada buluşturacak bir ‘ideal-ütopya’ ne olabilir?

Burada şu sözü hatırlayalım, Einstein’in bir sözü var, üçüncü dünya savaşı çıkacak mı sorusuna karşılık, diyor ki üçüncü dünya savaşını bilmem ama dördüncü dünya savaşı çıkarsa taş ve sopalarla yapılır!’ Yani şunu söyleyeyim, insanlık tabii ki birden bire özüne dönmesine yönelik bir bilinçle olmaz, insanlığın sekiz yüz, bir milyon yıllık bir tarihi geçmişi var; binlerce yılda bu düzeye gelen bir insanın öyle bir yılda on yılda yüzyılda tekrar aslına dönmesi çok zordur. Ama bir yerden de zararın neresinden dönülürse kardır, denip insanlığın ortak aklı bulup ve bu işe bir noktada başlaması gerekiyor. Yoksa gidişat her geçen gün daha kötü oluyor. Böyle giderse daha daha kötü felaketler insanlığı bekliyor.”

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı