

Son yazılarımda hep kaht-ı rical meselesini konu edindim ve epey de geri dönüşler aldım. Konu dünün olduğu gibi bugünün de yarının da önemli bir konusu olmaya devam edecek gibi görünüyor. Bunun sebebini de geçen yazımda olduğu gibi sadece mevcut yönetimlerin günü kurtarma çabalarına bağlamamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye gibi geçmişinde bolca ihanetler bulunan bir ülkede iş başındaki yönetimlerden sadece liyakatin gereğini yapmasını, sadakati hepten bırakmasını beklemek safdillik olduğu kadar, gerçekliğe de ters olacaktır.
Birleşik kaplar misali bir arada yaşıyoruz ve en alttan en üste görmek istemesek de bir sürü benzerliklerimizle bir aradayız. Bu yüzden başarıda olduğu gibi başarısızlıklarda da toplumsal değer kayıplarında da hepimizin belli oranlarda payının bulunduğunu görmezden gelemeyiz. Ne yapmamız gerektiği konusunda ise örnekleme yapmanın bakış açınızı biraz olsun değiştirmenize katkı sağlayacağını ve aslında pek de çaresiz olmadığımızı görmenizi sağlayacağını düşünüyorum.
Ülkemiz 1950’ler sonrası çok partili hayatla tanışmış ancak bu sistemin de zayıf yanlarıyla kısa sürede tanışmıştı. Neticede iktidar da muhalefet de nitelikli adam yetiştirme kaygısı duymaktan çok elinde bulduğu adamlarla çalışmayı sürdürüyordu. Seçim sandığı hükümeti belirlese bile iş dünyası, ordu, basın, yargı ve üniversiteler gibi organlar, kurumsal dinamikleriyle gerektiğinde kafa kafaya verip ortak hareket ederek kendilerinin konfor alanları daraldığında rahatsızlıklarını o veya bu şekilde belirterek kendilerini hatırlatıyorlar, hükümetleri sıkıştırıp iktidar olma yoluna engel koyabiliyorlardı. Dolayısıyla halkın tamamının temsili sadece sandığa yansıyıp hükümetlere intikal etse bile bu tür güçlü kurumlara ulaşmıyor, sık değişen hükümetlerde başarılar süreklilik sağlayamazken, bu kurumlar ise aksine daha uzun süreli başarılara imza atarak hem kurumsal güçlerini hem de halk nezdinde güvenilirliklerini giderek arttırıyorlardı. Ülkede bunun için bütün bu kurumlara sirayet edebilecek yeni, enerjik, genç kadrolarla bütünleşebilecek Anadolu İrfanının canlandırılmasına ihtiyaç vardı. Anadolu ise bu anlamda yorgundu. İnsanlar, okuldaki çocukları başarılı olsalar bile onların okuyup subay, mimar, mühendis, siyasetçi, devlet adamı olmasını istemiyor, kendi işlerini devam ettirerek ocaklarının tütmesinin devamını istiyorlardı. Ülke, Anadolu’dan kopuk, köy deyince aklına Kadıköy ve Mecidiyeköy’den başkası gelmeyen, moda deyimle beyaz bir grup azınlığın bütün kurumlara sirayet ettiği bir görüntüden ibaretti.
Dönemin küresel egemenlerinin de bu tablonun oluşmasında katkılarını görmezden gelemeyeceğimiz gibi bunun değişmesinden de pek memnun olmayacaklarını da tahmin edebiliriz. Zira tek parti döneminde toplumun her kesimi için olduğu gibi genç kesimini de kontrol altında tutması, yetişmesi ve boş vakitlerinde zaman geçirmesi için kurulan Halkevleri, artık cazibesini kaybettiği gibi sadece sol ideolojinin Türkiye merkezi haline de gelmiş bulunuyordu.
Anadolu sandıkta sesini duyurmaya başlamıştı başlamasına ama yönetime katkısından halen söz etmek mümkün değildi. Özellikle İstanbul ve Ankara’dan kendilerine uzanacak, oralara çağıracak bir davete ihtiyaç vardı ki bu da gecikmedi. Aile kökenleri Elazığ olan Gemuhluoğlu Ailesinin İstanbul doğumlu çocuğu Fethi, genç yaşlarından beri içinde bulunduğu milliyetçi heyecanın da etkisiyle her şeyin devletten, politikacılardan beklenemeyeceğini görerek, içinde yer aldığı cemiyetlerin içinde sergilediği aksiyon ile ses getirmeye başlar. 10 Nisan 1950’de Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesi sırasında ülkenin tek radyosunda oyun havaları çalınması, halkın büyük kısmınca tasvip edilmese de olaya tek tepki Fethi Gemuhluoğlu’ ndan gelir. İçlerinde bulunduğu milliyetçi gruba ateşli bir konuşma yaparak radyoyu ve yönetimi şiddetle protesto eder. Daha sonra Harbiye Ordu Komutanlığı’na giderek, bayrağı yarıya indirir ve Beyazıt Camii’ nde mareşalin tabutunu resmî makamlara teslim etmeyip Eyüp Sultan’a kadar yürütür. O sırada yanındaki milliyetçi grubun içinde daha sonraları ülke yönetiminde ciddi görevler üstlenecek Turgut Özal gibi pek çok isim de bulunmaktadır.
İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik, İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nın müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı’nda özel kalem müdürlüğü, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde basın müşavirliği görevlerinde bulunan Gemuhluoğlu, asıl farkındalığını 1969 yılından itibaren yaptığı Türk Petrol Vakfı’nın genel sekreterliği sırasında gösterir. Yaptıkları bütün faaliyetlerin halen üç beş şehir ile sınırlı olduğunu, Anadolu’nun halen bu yapılanlardan habersiz olduğunu içine sindiremez. Kollarını sıvayarak Anadolu insanıyla bağlantılar kurarak çocuklarını okutmalarını, büyük şehirlere göndermelerini ve gelecekte önemli vazifelere talip olmaları konusunda yoğun bilgilendirmeler ve çalışmalar yapar. Bu konuda adım atabilen başarılı çocuklara da Petrol Vakfı vasıtasıyla kanat açar, burslar verir.
Devlet mekanizmasının insanı öğüten, yabancılaştıran ve durduran bir yapıya bürünmesine şiddetle karşı çıkar. Memurların sadece kanun maddelerine sığınarak vatandaşı geri çevirmesini, devlete ve millete yapılan bir kötülük olarak gördüğü gibi kamu görevlilerinin işlerini sadece zorunluluktan dolayı yapmasını da eleştirir. Ona göre ruh katılmadan, aşkla ve dostlukla yapılmayan her kamu hizmeti eksiktir ve devleti halktan koparmaktadır. Bürokrasideki en büyük sorunun “tevekkülü yanlış anlamak, pısırıklık ve tembellik” olduğunu savunarak memurların kendi koltuklarını koruma dürtüsüyle risk almaktan kaçınmasını eleştirir. Bir kamu görevlisinin uyuşuk olamayacağını söyler. Bir konuşmasında entelektüellere ve bürokratlara seslenerek, “Türkiye’nin coğrafyasına dost olun, tarihine dost olun” diyerek uyarır onları. Kendi medeniyetinin tarihine ve coğrafyasına yabancı olan bir bürokratın, o devlete adaletle yön veremeyeceğinin altını çizer.
Bürokrasinin en tehlikeli hastalıklarından biri olan “hemşericilik, klikleşme ve partizanlık” konularına da kayıtsız kalmayan Gemuhluoğlu, kamu yönetiminde kişilerin mezhebine, meşrebine veya memleketine göre kadrolaşmasını da şiddetle reddeder. Devleti yönetecek kadroların tek bir kritere sahip olması gerektiğini savunur. O da: Millete ve devlete sadakat, liyakat ve aşktır. Sağcı-solcu gibi suni ayrılıklarla devlet kurumlarının felç edilmesine karşı, bürokratları “bütüncül bir medeniyet” algısına davet eder.
Eleştirilerinin ardında, idealize ettiği devlet adamı profilini de bir devlet adamının sürekli hata arayan, cezalandıran (tenkit eden) biri olmaması aksine yol gösteren, inşa eden ve toplumu birleştiren (tebliğ/irşad eden) bir yapıcı figür olması gerektiğini savunur. Yaptığı bir konuşmada: “İnsanlar hâl-i cimâ’dan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor” ifadesi, koyduğu idari vizyonun tanımı için altın değerindedir. Devlet adamı, yönettiği halkı sadece “nüfus cüzdanı olan bireyler” olarak değil, ortak bir tarihi kaderi paylaştığı “gönül evlatları” olarak görmedikçe devlet ve millet kaynaşmasının mümkün olamayacağını, devlet adamının gönül sınırları olması gerektiğini ve bunun da sadece Ankara ve İstanbul’la sınırlı kalmayıp, Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş bir kültür coğrafyasına açık olmak zorunda olduğunu vurgular.
Fethi Gemuhluoğlu’nun gözünde devlet, kâğıt üzerinde yazan kuru maddelerden ibaret olmadığı gibi tarihe, coğrafyaya, sanata, insana ve yaratıcıya “dost” olan liyakatli kadroların omuzlarında yükselen ahlaki bir yapıdır. Bürokrasinin bu ruhtan kopup şekilci bir canavara dönüşmesine hayatı boyunca set çekmeye çalışması da onun ne kadar vizyoner bir şahsiyet olduğunu gösterir.
5 Ekim 1977 tarihinde ebediyete irtihal eden Gemuhluoğlu, ortaya koyduğu bu vizyon ilkeleri ve aksiyonuyla gönüllerimizdeki müstesna yerini korumaktadır.
Ruhu şad olsun!
Erdal ÇİL

