

Gezdiklerimin içinde, açıklama notlarının en fazla kullanıldığı müzelerden birisi oldu. İlhanlılar Dönemi’nde yapılan Amasya Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Müzesini de sayabilirim. İncelemek zaman alıyor tabii. Hakkını vererek gezmek ve görmek istiyorsanız gerekli vakti ayırıp sabırlı olmanız gerekiyor. Açıklama notlarında kullanılan akıcı dil ve üslûp sizi yormuyor.
“Manisa’nın Tarihi Coğrafyası”
Giriş bölümünün sağındaki küçük oda Manisa’nın tarih coğrafyasına ayrılmış. “Saruhan’dan Önce”ki durumunu anlatan bilgiler ve görseller ile “Saruhanoğulları Hakimiyetinde Manisa’ya ait fotoğraf ve açıklamalara yer verilmiş. Bu notlardan yola çıkarak Manisa’nın geçmişine dair bilgi sahibi oluyor, tarihi gelişmeleri daha rahat anlıyorsunuz.
“Osmanlı Manisa’da”
“Manisa, ilk olarak Yıldırım Bayezid (I.) devrinde Osmanlı topraklarına katıldı. 1402 yılındaki Ankara Muharebesi’nin ardından Saruhanoğulları Beyliği yeniden bağımsız olsa da Osmanlı, gücünü toparlayan Çelebi Mehmet zamanında, 1415 yılından daha önceki bir tarihte nihai olarak Osmanlı şehri haline geldi.
1.Murad döneminden itibaren Edirne, Bursa ve Amasya ile birlikte Osmanlı Devleti’nin en nemli dört şehrinden biri olan Manisa, geleceğin padişahları şehzadelerin yetiştirildiği, valilik yaparak deneyim elde ettikleri önemli bir sancak merkezi olarak öne çıktı.”
“Ağlayan Kaya, Manisalı Niobe”
Manisa denilince ilk akla gelenlerden birisi de Ağlayan Kaya ve Manisalı Niobe oluyor. Camekan içindeki Ağlayan Kaya yontusunun üst tarafında, kısa ve özlü Niobe Efsanesi’ne yer verilmiş.
“Manisa’nın yakınındaki Tantalis’i kuran Tantalos’un kızı Niobe’nin hikâyesi mitoloji tarihinin en bilinen ve en acıklı hikâyelerinden biridir. Rivayete göre on dört çocuk annesi Niobe, Artemis ve Apollo’yu doğuran Leto’yu az çocuk doğurduğu için küçük görür. Buna sinirlenen Leto, Niobe’nin çocuklarını öldürtür. Niobe, çocuklarının başında günlerce ağlar. Bu sahne yüzlerce yıldır farklı sanatçıların yorumladıkları sanat tarihinin önemli sahnelerinden birine dönüşür. Zeus, bu büyük acıyı dindirmek için Niobe’yi Spil Dağı eteğinde taşa dönüştürür. Halk arasında bu bölge “Ağlayan Kaya” ismiyle anılır.”
Zemin katın en geniş alanı, çok kıymetli emanetlere, şehzadelerin günlük hayatına, ritüellere, yetiştirilmelerine ait bilgi, görsel ve minyatürlere ayrılmış. Bir de Fatih Sultan Mehmed’in – Bir açıklama notu olmamakla beraber arkasındaki sur giriş kapısı ile yüz yapısına bakarak söylüyorum- at üzerinde oldukça büyük bir heykeli yer alıyor. Bu bölümde ana hatlarıyla; “Her Alanda Lider Padişahlar”, “Osmanlı Padişahları”, “Manisa’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Yedi Cihana”, “Şehzade Sancağının Yönetimi ve Sancak Merkezleri” temaları işlenmiş.
İlk dikkatimi çeken, neredeyse koca duvarı kaplayan, ulu çınar ağacı ve her dalında ona hayat veren Osmanlı Padişahlarının resimleri oldu. Hayallerim beni, Osman Gazi’nin rüyasına götürdü…
“Osman Bey sık sık Şeyh Edebali’nin ziyaretine gider öğütlerini dinlerdi. Misafir olarak kaldığı bir gecede gördüğü rüya şöyle idi. Şeyh Edebali’nin koynundan çıkan bir ay geldi kendi koynuna girdi. Göğsünden bir ağaç bitti. Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri, kökleri tüm dünyaya sardı. Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu. İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar. Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti.
Osman Bey rüyasını Şeyh Edebali’ye anlatır. Edebali rüyayı şöyle yorumlar: ‘Oğul Osman, Hak Teâlâ sana ve soyuna hükümranlık verdi mübarek olsun, kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun.’ der. Edebali’nin bu yorumu üzerine Osman Gazi, Malhun Hatun ile evlenir.
Bu rüyadan doğan Osmanlı Devleti tam 6 asır Devlet-i Muazzama olarak üç kıt’ada hüküm sürdü. Osman Gazi’nin soyundan gelen padişahlardan bazıları elli yıl, bazıları birkaç ay tahtta kaldı. Büyük bir devlet kuran Osman Gazi, öldüğünde kendisinden geriye şahsi mirası olarak bir atı, bir kılıcı, bir çizme ve bir de çadırı kaldı…” (Bilecik Ticaret ve Sanayi Odasının web sayfasından)
Askerî Sancak
Şehzadeler Müzesinin en kıymetlilerinden olan asırlık sancağımıza ihtiramla yaklaşıyor, ruhum ve bedenimle selâmlıyorum… Gün görmüş geçirmiş, şan ve şerefle dalgalanmış, nice zaferi gök kubbeye müjdelemiş sancağımız, ebediyete kadar yaşasın var olsun diye nadide bir elmas gibi korumaya alınmış. Bize bakıyor…
1930 yılında Manisa’dan alınıp Konya Mevlâna Müzesi’ne götürülen, günümüze ulaşan ilimize ait tek askeri sancak, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleriyle tekrar şehrimize getirilmiş. Sancağımız artık tam da kalbimizde… Bakmaya doyamadığım fevkalâde güzel emanetle ilgili bilgileri, bize ilettiği mesajları okuyorum:
“Sancak, mavi, pembe, açık yeşil, kırmızı ve sarı renklerdeki atlas kumaştan yapılmıştır.
Sancak, yatay olarak üç bölüme ayrılmıştır.
Üst kuşaktaki yazılar ile orta kuşakta bulunan yazılar ay-yıldız, tuğra, zülfikar, servi ve el motifleri sarı simli telle Maraş işi tekniğinde yapılmıştır.
Sancağın üst bordüründe birinci satırında ‘Bismillahirrahmanirrahim, Nasrun minellahi ve fethün karip.’ İkinci satırda ‘ve beşşiri’l-mü’minin La ilaha illallah Muhammedün Resulullah’, ikinci satırın ortasında ise istifli olarak ‘Maşallah’ yazılmıştır.
Orta bordürün dört köşesinde ‘Muhammed’ yazıları, ortada tuğra motifi, sol yanda ‘ay-yıldız’ motifi, sağ yanda ‘el’ motifi ile ‘servi’ motifleri bulunmaktadır. Bordürde yer alan yazıların birinci satırında kavisli olarak ‘İnna fetehna leke fethan mubina, nasrun minellahi ve fethün karip’, ikinci satırda ‘Padişahım çok yaşa’ yazılıdır.
Sancağın alt bordüründe ise ‘Alay 72, taburu 2, İzmir vilâyet-i celilesine merbut Manisa ve Menemen taburunda 313 kur’a efradının sancak-ı şerifi olup Manisa Sancağının Ulu Camii şerifinde İshâk Çelebi hazretleri vakfıdır. Sene 1313 (1895)’ yazısı yer almaktadır.”
Manisa, sancağı ile daha güzel…
***
Sancak Merkezleri
Sancak merkezleri; Manisa, Amasya, Konya, Trabzon, Kütahya, Sivas, Sinop, Muğla, Bursa, İzmit, Eskişehir ve Balıkesir’dir. En önemlileri ise Manisa, Kütahya, Trabzon, Amasya ve Konya’dır. Manisa merkezli Saruhan Sancağı, yetiştirdiği (on altı sancakbeyi) çok sayıda şehzadenin padişah olarak tahta çıkmasıyla öne çıkmaktadır. II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murat, III. Mehmet ile Manisa’da dünyaya gelen Sultan Mustafa padişah olarak görev yapmıştır.
Şehzadelerin vali olarak gönderildikleri şehirler, daha önceki devlet ve medeniyetlerde önemli işlevi olan merkezlerdir. Kadim bir geçmişe sahip bu idari merkezler özellikle seçilmiştir.
Yanlarında annesi, lalası, hocaları ve maiyetiyle sancağa gönderilen şehzadeler (Çelebi Sultanlar) burada; dini, manevi, askeri, idari, siyasi ve dış politika alanlarında ayrıca tarih, coğrafya, astronomi, kimya ve matematik konularında ehil kişi ve hocalardan ders alarak yetiştiriliyor. Şehzadelerin idare ettiği sancaklarda vezir-i azam niteliği taşıyan lalaların, padişah adaylarının devlet yönetimine hazırlanmasında büyük sorumluluğu ve payı vardır. Kıymetli hocaların elinde yetişen şehzadelerden, Türk’ün mührünü dünyaya vurup, çağ açıp çağ kapatanlar olmuştur.
Fatih Sultan Mehmed’i geleceğe hazırlayan hocaları manidardır; Molla Hüsrev, Molla Fenari, Hocazâde (Muslihiddin Mustafa), Fahreddin-i Acemi, Hoca Hayrettin, Akşemseddin (Akşeyh)… İstanbul’un fethi, Saruhan Sancağı’nda mayalanmış, aldığı dersler, büyütüp geliştirdiği ülkü ve idealler onu dünya lideri yapmıştır…
Manisa Sarayı
Sancak merkezleri ile sancak yönetimi hakkındaki bilgi ve görsellerin sunulduğu zemin kattaki bir başka oda, II Murad’ın yaptırdığı Manisa Sarayı’na ayrılmış. M. Çağatay Uluçay’ın Manisa’daki Sarây-ı Âmire ve Şehzadeler Türbesi isimli kitabından alıntılar, Talikizâde’nin 16. yüzyıl sonuna tarihlenen, Manisa, Fetih Mescidi, Muradiye Külliyesi, Fatih Kulesi, Sultan Cami ve Hatuniye Cami minyatürleri ile Evliya Çelebi’nin mükemmel bir saray tasviri var.
“…Bu cennet bahçesi öyle bayındır bir yerdir ki bir kişi durup binalarına baktığında çiçeklerin kokusundan daha hoş kokularla dolar. Yüce Allah’ın yeryüzünde yarattığı yüz bin renkteki bitki, ot, hoş kokulu çiçeği bu cennet köşesinde görmek mümkündür…”
Burada, özellikle şehrimize ait minyatürü çok beğendim. Şehrin sakinliği, Manisa Sarayı ve tarihi yapıların görünürlüğü hoşuma gitti.
Taht Yolculuğu
Şehzadelerin “Taht Yolculuğu” da minyatür ve tarihi alıntılarla açıklanıyor. Cülus başlıyor. Bu, tahta çıkma, hükümdar olma anlamına geliyor.
”Babasının vefat haberini alan şehzade üzüntü, mutluluk ve gelecek kaygısı duygularını bir arada yaşar. Derhal İstanbul’a doğru yola çıkmasına dair kendisine yazılmış mektubu okuduğunda devlet yönetiminin ağırlığını omuzlarında hisseder Artık yola koyulmak ve payitahta padişah olarak adım atmak gereklidir.
1574 yılının Aralık ayında, III. Murad’a annesi Nurbanu Sultan ve Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa tarafından babası II. Selim’in ölümünü duyurması için haberci bir çavuş gönderilir. Bu sırada yeni padişahı karşılamak üzere Kılıç Ali Paşa da Marmara Denizi’ne yelken açar.
III. Murad küçük bir maiyetle Manisa’dan Mudanya’ya varır; orada kendisini almaya gelen kadırgayı bulamayınca Nişancı ve Münşe’atü’s-Selatin yazarı Feridun Bey’in buz kayığına biner. Manisa’dan beraberinde getirdiği rikâbdarı geleceğin Kanije kahramanı Tiryaki Hasan Paşa’dır.”
Şehzadelerin Eğitimi
Şehzadelerin aldığı eğitimde rol alanların misyon ve niteliğine ayrılan bölümde; hocalar, şehzade lalaları, Fatih’in hocalarından Akşemseddin ile Manisa Mevlevihane’si ait görseller ve açıklamalara yer verilmiş.
Anlatıldığına göre; Manisa’ya kariyer sahibi devlet görevlileri lala olarak atandı. Görevlerinin bitiminden sonra da merkezde ve eyaletlerde daha yüksek görevlere getirildiler. Lalalar, sarayda aldıkları Enderun eğitimini tecrübeyle birleştirerek mükemmel birer yönetici oluyorlardı.
Fatih’in hocası Akşemsettin’in balmumu heykelinin bulunduğu kısımda kendisiyle ilgili kısa bir bilgi notu var: “14. yüzyılın sonunda Şam’da doğdu. Şeyhi Hacı Bayram-ı Veli’dir. Ankara’daki Hacı Bayram Cami’nin çilehanesinde çile çektiği bilinir. II. (Fatih Sultan) Mehmed’le tanışıklığı II. Mehmed’in babası II. Murad’ın padişahlığı dönemine denk gelir. İstanbul’un fethi öncesinde, kuşatmanın sıkıntıya düştüğü bir dönemde, II. Mehmed’e yazdığı yüreklendirici mektupla tanınır. Akşemseddin, İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’daki ilk Cuma namazında hutbeyi okudu. 1459 yılında Göynük’te vefat etti.”
Manisa Dağı eteklerinde, yakın zamana kadar kendi kaderine terk edilen, MCBÜ’nün gayretleriyle hayat bulan, Saruhan Bey’in torunu İshak Çelebi tarafından 1368-1369 yıllarında yaptırılan Manisa Mevlevihanesi unutulmamış. Aydınlatıcı bilgilere Mevlevihane’nin eski ve yeni durumunu gösteren fotoğraflar eklenmiş.
Müzenin ahşap merdivenlerinden üst kata çıkıyorum. Zemin kattaki geniş alanın üstüne yapılan tavan, birinci kattan bu kısmı görmemizi engelliyor artık. Binanın iki yanını çevreleyen küçük ve sevimli odaların her biri; şehzadelere, onların yetiştirilmesinde emeği olanlara, geçmişin ayak izlerine ve tarihî hafızamıza ev sahipliği yapıyor.
Edindiğim olumlu intibalarla incelemeye devam edeceğim.
(Devam edecek)

