DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN

CEVAT GÜLDOĞAN

Yayınlanma Tarihi : Google News
CEVAT GÜLDOĞAN

İnsan, bu dünyaya nereden geldiğini unutan ama içindeki o “ait olma” arzusunu asla dindiremeyen bir garip yolcu, bir garip sürgün. İçindeki amansız yalnızlık hissi, tam olarak neyin nesi olduğunu bilmediği bir özlemle kıvranışı, belki de bir hafıza fısıltısıdır kimbilir.

Bezm-i Elest”, zamanın henüz zaman olmadığı, mekânın sınırlarının çizilmediği o ruhlar meclisi. Yaratıcının ruhlarımıza “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Elestü bi-Rabbiküm) diye seslendiği ve tüm ruhların istisnasız “Evet, şahit olduk” (Belâ) diyerek o büyük ebedi sözleşmeye imza attığı o ilk meclis. Bizler, o gün sadece Yaratan ile değil, birbirimizle de mülaki olmuştuk. Ruhlar orada tanışmış, orada saf tutmuş, orada bir ve beraber olmuştu. İşte bu dünya hayatı, bu büyük buluşmanın ardından gelen geçici bir ayrılık sahnesi. Bu yüzden dünyada yollarımızın kesiştiği, sesini duyunca içimizin ısındığı, gözlerine bakınca “sanki yüzyıllardır tanıyormuşum” dediğimiz insanlar aslında hiç de yabancımız değiller. Onlar, o ilk mecliste yanı başımızda duran, ruhumuzun aşina olduğu dostlardır.

Kırk yıla yakın tanıdığım Cevat Güldoğan Ağabeyimiz, işte insana o bakışıyla o meclisi, Bezm-i Elest’i hatırlatan bir insandı. Bizler öğrenciliklerini ve gençliğini 80 öncesi ve sonrasına ayırmış insanlardık. 80 öncesi öğrencilik yıllarımızda, İzmir’de birkaç abimizin dışında gölgesine sığınabileceğimiz büyüklerimizin olmadığı yıllardı. 80 sonrasına taşan öğrencilik yıllarımız ise Cevat Güldoğan gibi ağabeylik kavramını daha iyi tanımamıza vesile olan, vakıf gönüllü insanların hayatımıza girdiği yıllar olmuştu. Kendim İzmir’ li olmama rağmen arkadaşlarımın çoğunluğunu Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelenler oluşturuyordu. Onlara her ne kadar elimden gelen yardımı yapsam da neticede gerek ailemin gerekse kendimin imkanları sınırlıydı. İşte bu anlamda sağına soluna bakmadan bir adım öne çıkıp, ‘Burada ben varım’ diyebilen insanların en önde gelenlerindendi Cevat Ağabey. Kırk yıldır tanıdığım süre içerisinde yüzünü hep güler gördüğüm, hayrı bol, hayır’ ı olmayan, inandığı sevdiği hiçbir insanı kırmayan bir vakıf gönüllü insandı. Siyasi olarak 1980’den sonra kimi arkadaşlıklarımızın çok uzak yerlere savrulduğu dönemlerde bile o mütebessim halini kimseden esirgemeyerek, kimseyi düşüncesinden dolayı kırmayarak herkesi kucaklayabilen gönlü bol bir yüreğin sahibiydi.

Kimi zaman birlikteliklerimizde kimi arkadaşların bizi çok şaşırtan siyasi tavırlarını konuşur, kızar, ‘aman uzak dursun’ türünden laflar eder, yüzüne bakardık. Güler, ismini söyler ve: ‘bizim …’ der kızgınlığımızı soğutur, daha fazla gıybete girmemizi önlerdi.

İzmir’i çok seviyordu. İzmir’in hayrına olabileceğine inandığı, haberdar olduğu bütün işlere destek oldu. On iki yıl önce ebediyete uğurladığı abisi gibi saf bir ülkücü, iliklerine kadar bir Türk Milliyetçisi, gösterişten uzak da hasbi bir mümin kişiydi. Belki de sırf bu yüzden olsa gerek en yakın arkadaşlarını da ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ hükmü gereği hep bu özellikleri taşıyan insanlardan seçmiş, hastalıkları sırasında da en yakın bu arkadaşlarını yalnız bırakmayarak, onların hallerine bürünerek, acılarında dahi onları yalnız bırakmamıştı.

Onun bu hasbiliği, sevecenliği, alçak gönüllüğü onu tanıyan herkesin bildiği yüce gönüllülüğünün dışa vurumlarıydı. Yaptığı bütün işlerde bir tek gözettiği O’nun rızasıydı. Böyle olunca O’ndan gelen her nimeti de O’ nun hatırına iyi karşılamaması beklenemezdi. Bu yüzden aylardır konuk ettiği hastalığını da çok iyi ağırladı, hemhal oldu ve sonunda da onunla birlikte bitirdi bu dünya gurbetliğini.

2012’ de başlayan Manisa ve İzmir günlerim sırasında daha sık görüşür olmuştuk. Düşünüyorum da: yüzünün gülmediği hiçbir anı, kısacık bir anı bile hatırlamıyorum.  Cevapları ister evet, isterse hayır olsun yüzündeki tebessüm hiç değişmezdi. Hayır demeyi sevmezdi ama onu ifade ederken bile zorlanır, kelimeler arasında gelir gider ancak tebessümü karşısındakinden hiçbir zaman esirgemezdi.

Hangi ayda istersin gitmeyi diye sorsalar; içini en çok yakan, kardeşlerinin, ideallerinin, ülkenin başına karabasan gibi çöken, baharın birdenbire karakışa dönüştüğü; yaprakların dallarda önce sararıp, sonra düşerek ayak altlarında savruldukları mevsimlerin başı olan Eylül ayını seçerdi pek çok ülkücü gibi. Hatta yine güler ne fazla sıcak ne soğuk, cenazeme gelen ömrü çilelerle geçmiş arkadaşlarımız fazla zorlanmasınlar derdi.

O gönlünden geçirirdi de her şeyi bilen ve duyan yerlerin ve göklerin sahibi onu kırar mıydı?

8 Eylül 2026 ikindi namazını müteakip, İzmir Bostanlı Beşikçioğlu Camiinde kılınan cenaze namazında imamlık yapan, İzmir Müftüsü Dr. Çetin Haliloğlu; Cevat ağabeyi İzmir İlahiyat Fakültesindeki öğrencilik yıllarından beri tanıdığını, hatta bir ara doğum yeri olan Cüngüş’ de de müftülük yaptığını, onun o zamanlardan bu yana hep doğru dürüst bir insan, iyi bir mümin olduğuna yakinen şahitlik ettiğini söylerken cemaat de yaşlı gözlerle onu tasdik ediyorlardı.

İsteseydi çok rahat, çok daha gösterişli makamlarda, siyasi mevkilerde olurdu. Bunun için gerekli olan hem çok iyi bir akraba grubu hem arkadaş grubu hem de mali yönden gücü vardı ancak o sadelikten, gösterişsizlikten yana kullandı tercihini. Onun kendine yakıştırdığı vekillik, yalanın dolanın, riyanın olduğu meclislerin vekilliği değil, Bezm-i Elest meclisinin vekilliğiydi.

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”

Ruhun şad, mekânın cennet olsun Cevat Abim!

Ne o gülen yüzünü ne o mütevazi halini ne sımsıcak esprilerini ne nezaketini ne sakinliğini ne de üzerlerimizdeki haklarını unutmayacağız.

Rabbim ebedi aleminde seni hep sevdikleriyle haşretsin.

Erdal ÇİL

YORUM YAP