

Eliniz kalem tutuyorsa, bir şeyler yazıyorsanız bu soru sıkça çıkıyor karşınıza. ‘Neden yazıyorsunuz, sizi yazmaya iten sebepler nelerdir?’
Aslında hepimiz beraber yaşıyor, beraber görüyoruz ancak ilgi alanlarımız, yaşımız gibi birbirimizden küçük de olsa farklarımız bizi kısa ayrılıklara yöneltiyor. Sözgelimi yan yana yürürken, ben ilerlerken sizin gözünüz dikkatinizi küçük de olsa bir objeye, bir ayrıntıya yöneltiyor, dikkatinizi oraya toplayıp kısa da olsa oraya takılabiliyorsunuz. İşte bu dikkat sizi benden koparıp gidiyor, benim bakıp geçtiğim yerden siz ayrılamıyor, içinize atıyor, biriktiriyor da biriktiriyorsunuz. Bu birikimi dışa vuramaz, birilerine aktaramaz ve paylaşamazsanız tehlike burada başlıyor. Başkaları için güzel nitelendirilip geçilse de sizin için bir yük oluyor ve sizi ciddi hastalıklara kadar götürebiliyor bu birikintiler.
Yazar biraz da bu yüzden yazıyor, rahatlıyor. Ben de acizane ömrünün en değerli yıllarını kamuda geçirmiş biri olarak pek çok deneyimlerim, şaşkınlıklarım, hatalarım olsa da pek çok iyi ve güzel yanında kötülükleri de bu sayede görmüş oldum.
Memuriyet hayatıma o zaman İzmir’in iki üniversitesinden biri olan Dokuz Eylül Üniversitesinde başladım, bir diğeri olan Ege Üniversitesinde de bitirdim. 2018 yılında bir ultrason çekimi için gitmiştim Ege Üniversitesi hastanesine. Doğal olarak mesanenizin dolu olması gerekiyor ve randevu saatine göre hazırlanıp mesaneniz dolu ve sıkışmış olarak gidiyorsunuz. Sağlık Bakanlığının hiçbir hastanesinde görmediğim karanlık ve kapalı ortamda hem sıkışıklıklarından dolayı hem de oturacak bir bankı olmayan bekleme salonunda biraz bekleyip çekim yapan görevliye sorduğumda önümde dört kişinin olduğunu söylemişti. Tabii o sıkışıklıkta o kadar bekleyebilmem mümkün değildi. Nitekim beş dakika sonra tuvalete gidip büyükçe bir şişe su alıp tekrar hazırlanmaya başlamıştım. Ultrason sırası gittikçe kalabalıklaşıyor, her sırasını bekleyen de aynı sıkışıklıkla ayakta sağa sola giderek çağırılmayı bekliyorlardı. Bekleyenlerdeki o sabırsızlık ve gerginlik doğal olarak da ultrasondaki personele de sirayet ediyor ve sık sık gerginlikler yaşanılması kaçınılmaz oluyordu. Görevliye beni ne zaman çağıracaksınız diye sorduğumda, “sizin sıranız geçti ama bir ara boşlukta çağıracağım” deyince o kalabalıkta boşluk olmayacağı belliydi. Yaklaşık yarım saat kadar bekleyip ayrılmıştım.
Aradan sekiz yıl geçip bu sefer kardiyoloji polikliniğine gittiğimde gördüğüm manzara hiç değişmemişti. Metrelerce uzunluğunda kuyrukları geçip polikliniğe geldiğinizde yine adım atılması bile güç kalabalıklar sizi bekliyordu. Dışarının gölgede 38 dereceyi bulan sıcağına burada bir de klimadan eser olmayan, nefes alması bile güç bir atmosfer ekleniyordu. O kalabalıkta bir fırsat bulup randevunuzu söylediğinizde sizi dışarıdan hemen girişteki elli metre uzaklıktaki bilgiişleme yönlendiriyorlar, oraya gittiğinizde ise doktor veya poliklinikte görevli personelin imzalı bir notunu istiyorlardı. Tekrar o kalabalığı yarıp içeri girdiğimde personel bulduğu sıradan bir kâğıda bir şeyler yazıyor ve sonra tekrar koridoru arşınlayıp bilgiişleme geliyorsunuz. Bu sefer oradaki personel, elindeki kâğıda alelacele yazılmış notu okumakta zorlanıyor ve önündeki telefona sarılarak poliklinik görevlisini aramaya başlıyor. Tabii kolay ulaşması mümkün olmuyor. Üç dört defa tekrardan sonra nihayet ulaşım sağlanıyor ve polikliniğe yönlendiriliyorsunuz. Bu sefer orada hiçbir sıramatik, bekleme ekranı olmaksızın daracık ve havasız bir ortamda yeni bir bekleyişin içine giriyorsunuz ve kapıdan isminizi duyduğunuzda içeri girip hekimin karşısına ulaşma başarısını gösteriyorsunuz. Ancak hemen sevinilecek bir durumda olmadığınızı anlamanız uzun sürmüyor. Hekim, holter cihazı takılması için sizi muayene olduğunuz yerden çok da uzak olmasa bile bulunması epey ustalık ve zahmet gerektiren bir yere yönlendiriyor. Kısa bir arama macerası sonrası bu birimi bulduğunuzda ise telaşından alnındaki boncuk boncuk olmuş terleri bile silmeye vakti olmayan personel sizi biraz bekletiyor ve sonra elindeki bakkal defterine benzer bir defterin yaprakları arasını karıştırarak en erken iki ay sonrası için bir randevu verebileceğini söylüyor.
İnanın o kalp hastası, o tansiyon hastasının Allah yardımcısı olsun.
Geçen sekiz yılda başka taraflara bakmamıza gerek yok! Sadece ülkemize bakın. Nereden nereye gelmişiz. Savunma sanayimize, sağlık bakanlığının atılımlarına, depremde yerle bir olan şehirlerimize, dış politikamıza falan bakın bir de kafanızı çevirip Ege Üniversitesi Hastanesine bakın.
Allah aşkına hiç mi bir adım atılmaz? Hiç mi ülkede diğer yapılanlardan ders alınmaz?
Kimse bana S.U.T. fiyatlarından, SGK ödemelerinden, borçlardan falan mazeret aramaya kalkmasın. O zaman ben de 2008-2010- 2018 yıllarında hükümetin çıkardığı borç terkinlerinden, 2022 yılından itibaren de üniversite hastanelerinin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile yaptıkları götürü bedel sözleşmelerinden doğan borç farklarının her yıl düzenli olarak terkin edilmesinden bahsederim.
Sevgili vatandaşlarımızın çoğu ikinci basamak ile üçüncü basamak arasındaki sağlık hizmeti ayırımını bilmeyebilirler. Yeri gelmişken bunu da basit bir örnekle açıklayalım. Sosyal Güvenlik Kurumu herhangi bir tıbbi işlemi mesela 700810 SUT Kodlu, Selektif Koroner Anjiografi için ikinci basamak sağlık kuruluşuna yani bir ilçe veya il devlet hastanesine 2026 yılı fiyatlarıyla 3294 TL öderken aynı işlem için üçüncü basamak bir üniversite hastanesine 4167 TL ödemektedir. Yani devlet üniversite hastanelerinin yaptıkları bu ve benzeri işlemlerde zarar etmemesi için elinden geldiğince her türlü desteği yapmasına rağmen bu kurumlara atanan özellikle rektörler, hastaneleri veya tıp fakülteleri olmayan üniversite rektörlerine göre aylık ek ödeme matrahlarının %600’üne kadar daha fazla ek ödeme almalarına rağmen hastanelerinin sunduğu sağlık hizmetlerinin kalitesini yükseltmeye yönelik ne kadar çaba harcadıkları çok ama çok önemli bir soru olarak cevabını beklemektedir.
Bütün üniversite hastaneleri mi böyle?
Şüphesiz hayır!
Ülkemizde bu koşullarda hizmet verip güzel örnek olabilecek üniversite hastanelerimiz ve en üst yöneticisi oldukları hastaneleri çok da güzel yöneten rektörlerimiz de var. Geçen yazımızda olduğu gibi başarılı rektörlerimizin sayılarının artması hepimizin dileği ama hastanelerinin ek ödemelerini ceplerine indirirken gösterdikleri performansları, hastanelerinin iyileştirilmesinden esirgeyen rektörlerimizi de unutmamak gerek diye düşünüyorum.
Nitelikli sağlık hizmetine hepimizin ihtiyacı çok ve sırf bu yüzden de bu açığımızı kapamaya en büyük adaylardan olan üniversite hastanelerimizi her türlü kirli emellerden ve emel sahiplerinden korumamız gerekiyor.
Böyle güzel korunan, güzel işletilen üniversite hastanelerimiz ve onların dertleriyle ilgilenen rektörlerimiz yok mu?
Elbette var!
Pekiyi kimlerdir bunlar derseniz, yerim dar deyip haftaya devam edelim derim.
Erdal ÇİL

