

Tarihler hep kahramanları yazar. Günümüz de hep önde gidenlerin, daha görünür olanların, daha çok takip edilen, daha çok tıklananların günü. Demokrasinin de güzelliği meydanlardadır derler ama o meydanlara ulaşana kadar yollarda, arkalarda bir yerlerde, işin mutfağında çekilen çile, şimdiye kadar hiçbir epik destanda yazmadığı gibi bundan sonra da konu olmaz gibi geliyor.
Şunu baştan ifade etmekte yarar görüyorum ki bu yazının ortaya çıkmasında, Allah nazardan saklasın, çiçeği burnunda İçişleri ve Adalet Bakanlarımızın şimdiye kadar el atmaya, üstüne gitmeye kimsenin cesaret edemediği konulara karşı gösterdikleri performansın büyük etkisi olmuştur.
Siyasi parti liderleri ve yanlarındaki genel merkez kurmayları, seçim dönemi olsun olmasın, işleri gereği illeri fersah fersah gezdikleri gibi üst düzey bürokratların da son zamanlarda onlardan pek de geride kalmayıp sahalarda olduklarına tanık oluyoruz. Bu görüntüden elbette vatandaş olarak rahatsız olduğumuz söylenemez ancak bu ziyaretlerin etkili olmasının yanında bir de gittikleri yerin huzur ve güvenliğini tehlikeye atmaları da gözden kaçan bir o kadar önemli konudur.
Kuralların, kanun ve değişik mevzuat hükümlerinin yaşaması, onların toplum içinde hiçbir ayırıma tutulmadan yaşatılmasına bağlıdır. Yaptırımların halkın sadece bir kesimine uygulanıp bir kesimine uygulanmamasından daha korkunç, daha huzur bozucu ne olabilir ki? Arkalarına taktıkları, çoğu vakit ucu bucağı görünmeyen, siyah camlı, bol çakarlı lüks araç kortejleriyle şehirlere, başta bütün trafik kurallarını hiçe sayarak giren konvoyların gerek içindekiler için gerekse kenarda izleyenler için ne tür karşılandığını düşünemeyecek kadar bir feraset eksikliğinin, bu yeni dönemde yeni bakanlarımızın da girişimleriyle ele alınacağını umuyorum.
Konvoy denince de hepimizin aklına hemen arkadaki koltukta kahvesini yudumlayan, bir sonraki durakta yapacağı konuşmanın provasını yapan yöneticiler gelir. Peki ya o konvoyu kazasız belasız menzile ulaştırmak için canını dişine takan devlet görevlileri? Koruma polisleri, eskort şoförleri, fedakâr sürücüler… Başta da dediğim gibi siyasetin temposu bu ülkede hep yüksek ve bürokrasi de ona ayak uydurma çabasında anladık ama bu temponun faturasını ödemek zorunda kalanları da unutmamak gerekiyor öyle değil mi?
Bir günde üç farklı ilde miting ve esnaf ziyareti planlayan bir siyasetçi veya bürokratın yorgunluğunu kimi zaman yakın çevrelerine de olsa dillendirdiklerine şahit oluruz ama hemen arkalarından hiç ayrılmayan, günlerdir gözüne uyku girmemiş şoför, danışman, yakın korumaların o yorgunluklarını çoğu zaman hissetmeyiz bile. Formula 1 pilotuna dönüştürülen bu görevliler, sadece yolu değil, mahiyetinde oldukları makam sahiplerinin keyfini de kollamak zorundadırlar. Üstelik bu işin bir de yerel boyutu olmakta. Gidilen ilin sınırına gelindiğinde konvoya dahil olan yerel yöneticilerin şoförleri genelde VIP sürüş teknikleri eğitimi almadıkları için, “Aman liderin arkasında kalmayayım” paniğiyle sağ şeritten sol şeride zigzag çizerken adeta birer trafik canlı bombasına dönüştüklerini bile unuturlar.
Trafik kuralları, statüsü ne olursa olsun herkesin can güvenliğini korumak için vardır. Bir siyasetçi veya bürokratın programına yetişmesi, arkasından gelen onlarca koruma ve parti yöneticisinin trafiği birbirine katmasını haklı çıkaramaz. Aşırı hız yapan, makas atan ve diğer sürücüleri sıkıştıran bu kontrolsüz kortejler, sadece birer görgüsüzlük örneği değil, aynı zamanda potansiyel birer cinayet teşebbüsüdür. Bugüne kadar bu konvoyların neden olduğu kazalarda hayatını kaybeden polis memurlarını, parti görevlilerini ve masum vatandaşları ne çabuk unuttuk?
Daha da vahimi, bu durumun yarattığı psikolojik tahribattır. Kanun önünde eşitlik, demokratik bir toplumun temel taşıdır. Vatandaş, kendisini yönetmeye veya yönetmeye talip olan kadroların, topluma rehberlik etmesi gereken kuralları ilk çiğneyenler olduğunu gördüğünde adalete olan inancını kaybetmektedir. Siyaset, halka hizmet etme iddiasıdır; halkın canını tehlikeye atarak, yolları kapatıp trafiği felç ederek hizmet edilemeyeceği çok açıktır. Bu yüzden bu amaçlarla illere gidilirken şatafatlı ve tehlikeli güç gösterilerinden vazgeçilmeli, korumaların ve çakarlı araçların, sadece yasal olarak gerçekten ihtiyaç duyan devlet görevlilerine ait bir zorunluluk olduğu unutulmamalı; halka hizmet adına yola çıkan her kimsenin trafikte bir geçiş üstünlüğü olsa bile bu, o şehirde yaşayan halkı rahatsız ve rencide etmeden uygulanmalıdır. Kurallara önce kuralları koyanlar ve ülkeyi yönetmek isteyenler uymalı ki aksi takdirde, meydanlarda vadedilen “adalet ve eşitlik” sözleri, o konvoyların çıkardığı siren sesleri arasında kaybolup gitmeye mahkûm olmasın.
Buradaki en büyük paradoks ise; sürücü koltuğundaki devlet görevlisinin, aşırı yoğun tempo ve yorgunluktan dolayı direksiyon başında göz kapaklarıyla verdiği savaştır. Yanından vızır vızır geçen çakarlı araçların siren sesleri, onlar için artık bir emniyet uyarısı değil, uyanık kalmasını sağlayan amansız birer alarm cihazıdır. İş sağlığı ve güvenliği kuralları, fabrikadaki işçiden ofisteki memura kadar herkes için geçerliyken, nedense siyasi konvoyların o büyülü atmosferine girildiğinde tamamen “Allah’a emanet” moduna geçilmekte, kilometrelerce süren uykusuzluk, reflekslerin yavaşlaması ve o bitmek bilmeyen “yetişme” stresi, bu kamu görevlilerini her an bir facianın eşiğine sürüklemektedir.
Neticede siyasetçilerimiz ve devlet adamlarımız işleri adına, görevlerini hakkıyla yerine getirme adına illeri gezip vatandaşa daha yakın olabilirlerken ve onlara umut dağıtırken, arkalarındaki konvoylarda uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş, yorgunluktan bitap düşmüş, mahiyetindeki bu emek sahiplerinden de bir o kadar uzak düştüklerini pek akıllarına bile getirmezler.
Bu konuda epey bedeller ödediğimiz de unutulmamalı. Yorgunluğun ve koşturmacanın sebep olduğu bu konvoy kazalarında pek çok canımızı toprağa verdik, kimisi de yaralanarak bir kenara çekildi. Yapılan iş elbette millete hizmet olunca akan sular duruyor. En az siyasetçiler, bürokratlar kadar mahiyetlerinde görev yapan o insanlar da o uğurda ölmeyi şehit, kalmayı gazilik sayıyorlar ancak yönetim kademesinde olanların görevi sadece bununla da sınırlı değil. Yeni kazaların, yeni faciaların olmaması için gereken önlemleri almak gibi bir sorumlulukları olduklarını biliyorlardır bilmesine ama umuyorum ki bu sorunun çözümü için de çok geç kalmazlar. Yoksa: ‘Midyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma’ gibi güzel ve anlamlı bir söz var kültürümüzde. Umarım gelecekteki pişmanlığımız o söz ile avunmamıza sebep olmaz.
Erdal ÇİL

